Gece Gündüz

Nerde, içinde mi oturur sözcüklerin,
Cebimde gezdirirken düşürdüğüm tanrı?
Ondan etekleri kaldırıp bakıyorum.
Bakıyorum bir leke, bir çalgı sadece!
Ondan çalgılar çalıyorum gece gündüz
Bakıyorum, ne yeteri kadar ağacım,
Ne çakılım, ne insanım yeteri kadar.
Türlü giysilerle çıplağım, üşüyorum.
Bakıyorum yalnızım, bir türkü sadece!
Ondan, ondan işte bu türkü gece gündüz.

Oktay Rifat




Nerde, sözcüklerin içinde mi oturur tanrı?
Düşerken dünyayı acıtan bir yanı var,
Ondan sözcükler bunca üzgün, kıvamlı.
Bakıyorum bir pıhtı, bir seccade sadece,
Ondan duaları susuyorum günde beş vakit,
Cebimden düşen bir tanrıyı suluyorum!
Aslında ne suyum, ne ağacım yeteri kadar,
Ne taşım, ne insanım, ne de gökyüzü.
İstesem ben de sorardım sarı çiçeğe,
Çıplaklığım sizin için ciddi bir engebe.
Yalnızım, bir suyun sesini duyuyorum,
Ne taşım, ne insanım yeteri kadar.
Ondan, gece gündüz içimde,
Ondan, ondan işte bu yeşeren endişe.

Altay Öktem

(yasakmeyve ekim05)(büyülü bahçe)
dilin öncelikli görevi susmaktır.
Geçkin bir vicdan vızıltısı,
Çürümüşlük kokusuyla yıllanmış bir pişmanlık,
Hayallerindeki gibi saçlarını savuran değil,
Tutup saçlarından sürükleyen arsız bir rüzgar,
Cenneti olduğu gibi hayal edebilenlerin cezalandırıldığı cehennem,
Tanrı'nın özgürlüğüne öykünenlerin zindanı kör bir kuyu,
Tatlı bir rüyanın ortasında atılmış koca bir çığlık,
Dilsiz bir sessizin yüreğine saplanmış koca bir gürültü,


Ve hayat ve çağrıştırdıkları.
Tanrı'ya inanıyorum.
Ama ya O bana olan inancını çoktan yitirdiyse?
Olsa olsa simsiyah bir lağım faresi kadardır tüm ürkütücülüğün ölüm.
Olsan olsan rüyalarıma gireceksin,
Bense karanlıkta kızardıkça kızaran gözlerinden ürküp,
Elimde bir süpürgeyle üzerine yürüyeceğim.

Hayat,
Olsa olsa bir karakedi kadardır tüm sevimliliğin.
Bense uğursuz diyenlere aldırmadan pisilemeye devam edeceğim.
Eteklerimi toplayacağım bir yandan,
Bulaşmasın diye pisliklerin.
Doysun diye aç karnın,
Yemeyip, içmeyip, sana yedireceğim.

Sevgili hayat,
Ölüm ile seni birbirinize düşüreceğim.
hayat denilen boşluk adına yakışmayacak şekilde gürültülü. anlamlı tek ses duyamayacaksınız. bence kabarttığınız kulaklarınızı indirin ve sessizliği düşleyin.

Amnezifobi

...
Ben seni cehennemin kanyak niyetine içildiği yerde bekliyorum
İnecek kıyametse varsın insin
Biz göğsümüzde çelik döveriz her gece
Cennetse bir sirk dolusu hayvan konvoyu
Varsın ayakta yaksınlar
Tek lanet inmez dilimden aşağı
Öyle ya
Biraz küçük kesmeli nefret sütünden aşkı
...

Nur İpek Önder
(Karakalem May-Haz 09)
Yaşlanacaksın, yaşlanarak gideceksin, bir kaç yaş ya da yetmiş yaş, gitmek için yaşlanacaksın. Dans edeceksin, acılar içerisinde bir o yana bir bu yana kıvrılarak dans edeceksin. Yaşlanarak dans edecek, dans ederek terk edeceksin. Anlık gölgeler bırakacaksın rastladığın her ışığa, alındığı anda verilen nefeslerle sayılacaksın. Dans ederek gideceksin ay ışığında, gölgeni teslim ederek ay ışığına.
Sana düşen sadece susmak, bir hayat yaşanırken sadece çeneni kapalı tutmak. Sana düşen, gün ışığına öyle bir durmak ki, içine düşürmek tüm gölgeleri, en ufak parçasını dışarı taşırmamak. Durmak sana düşen sadece ama hissetmediğin yerde varolmamak. Susmak sadece sana düşen ama en tizinden tüm sesleri duymak.
Öpüyorum.
Öpüyorum göz kapaklarının en ince derilerini,
Bakışlarını ta dudaklarımda hissediyorum.

Duruyorum.
Duruyorum, nefesim yapıyorum soluğunu.

Uyuyorum.
Uyuyorum, düşlerim oluyor hayalin.
düşüncelerin bittiği yerde sen varsın çocuk ve düşüncelerin başladığı yerde de ve düşüncelerin dolanıp durduğu yerde.
kusamayacağınız bir mide bulantısıdır yaşamak, her nefeste biraz daha içinize birikir.
''Ey, iki adımlık yerküre
Senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!''

demek benim harcım değildir.

Koca gökyüzünde yapayalnızlığını ilan edercesine parlayan o 'bi başına' yıldızın adını Nilgün koyuyorum bu gece. Bu gece şiir taptaze, dolgun, koyu kırmızı bir gülün kokusunu taşıyor.

Ay Kovalayan

şehrin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor, yağmur yağdırmayan şimşekleri getiren bulutlar karaya çalan bir aydınlık taşıyor.
gecenin aydınlığı dolunayı bir kaç gün geçeyi gösteriyor, iç yakan bir yeşil kokusu hakim pencere önlerine.
caddelerde şiddetli bir eğlence hüküm sürüyor, kör kulaklarla notaları ıskalıyor yaşıtlar, hem cinsler, karşı bedenler.
ara sokaklarda sinsi bir huzurun sessizliği yankılanıyor, yere kadar uzanan ağaç dalları saklamasa kendi gölgesinden tedirgin olacak huzursuzlar.
şehir yer altından pislik yürütüyor, sezdirmeden gizledikleri var.
bu gece bütün şehri huzursuz bir uyku bekliyor.
az da olsa tereddüt ettiysen insan uyuma, kaybolana kadar Ay'ı kovala.
bu mezar güzelliğini neye borçluydu?
hiç bir ölü bu kadar çok ağlamamıştır, gözlerinden geliyordu bu güzel mi güzel çiçeklerin suyu.
ölümünden sonraki ilk doğumgünü. ölmüş bir kadının doğumgününü anmayacaktır katili. ölümden sonrasını merak edenler için söyledi bana bunları, sadece ve sadece yaşamamakmış ölmek. görmek duymak işitmek bilmek kadar gerçekmiş ama dahil olmak istediğinde ölüm denilen camdan duvara toslamak, her çarptığında kırılan parçaların elini yüzünü kanatması ve her seferinde acımak, dahil olamamak. kullanmadığınız bir arabanın arka koltuğunda sessiz ve yavaş bir yolculuğa çıkmak gibi, sessizce hayatın içinden geçmek, bir cam mesafesinden bilmek yaşamı.
Ve bir kadın terzisinin bizzat kendi tenini dikerkenki inceliğiyle parmaklarını ve bizzat kendini dilerkenki inceliğiyle özgürlüğünü ve yalnızlığını.
Ve her gece ve yine bir fırtına kopuyor bu odada. Bir kez de tersten okunmak istiyor kelimeler ölümcül arzularına anlam katan kıvamlarıyla.

sessiz

-Ne kadar da güzelsin sen, algıların ne kadar da savunmasız, ne kadar da müsaitsin bedeninde acılar barındırmaya. Gel şöyle yanıma otur güzel kız, sana sırlarımı vereyim.

-Anlat bana çocuk, sen anlatırken ben de senin doğacak çocuklarını seveyim.

-Her iz bir sırdır güzel kız, izlerine gizle sırlarımı ve sırlanmış yaşanmışlıklarınla besle. Ama güzel kız, yüzüme doğrultma sakın yaşanmışlıklarını, görmek istemiyorum kendimi senin yüzünde. Ve güzel kız, alıp kabul ettiğin her sır, sahibinden çok senin yaşanmışlığındır artık.

-Anlat yine de çocuk, doğmayacak çocuklarım içimde kendilerini boğarken.

-Dinle şimdi küçük kız...

Kelebek

ölmeyi becerememek kadar yaşamayı reddetmek belki de,
gözlerinin içine bakamamak kadar her yerde bakışlarını aramak,
güle güle diyememek kadar gelişini hayal etmek,
gittiğine inanmamak kadar dönüşünü beklemek,
sevdiğin kadar medet ummak,
yalnızlıklardan yalnızlık beğenirken varlığına sığınmak,
uyuyamadığın bir geceye rüyalar dilemek,
kim bilir.

gözlerinin ardındakini ben değilsem kim bilir?

ayrılık

yumruklarını öyle bir sıkarsın ki avuçlarının zonklamasına ve yanmasına aldırmazsın. öyle bir an gelir ki kafanı kaldırıp teninin bir kez bile değmediği yatakta bedenini ararsın, öyle daralır ki o yatak, yokluğunu farkettiğin anda yumruk yaptığın ellerini çözer ve parmaklarını boynuna dolarsın. nabzın öyle hızlıdır ki, biçimsiz bir atardamar geçiyordur sanki yatağının orta yerinden. tansiyonun gittikçe düşer, duvarın soğuğu sıcağa döner alnının ateşinden, baş ağrın kulaklarında inler.

mümkünse

abidin artık mutluluğun resmini yapsın, leonardo da gözyaşının. picasso parçalanarak ırzına göz dikilmiş kişiliklerimize cetvel doğrulturken, dali sürreal kelebeklerini üzerimize salsın. fernando yine rüyalarımıza girip gözlerimizin içine baka baka şarkı söylesin, andy bol kanamalı adet günlerimizden bahsetsin. önümüz yaz, kevin duygusallığını çaktırmayan yaz şarkıları yapsın, frida hortlasın, bilge mezarında gece'yi yeni baştan yazsın.

_____o_____

Dünya!
Seni eşsiz güzelliğimden mahrum bırakmak için gidiyorum.
Ve siz, içime girmek için kıvranan piç kuruları!
Sizleri mahrum bıraktığım tek efsane o ıslak karanlık değil, biliniz!
Efsunlu kara içim, zift emdim dudaklarınızdan ve dahası,
Kükürt kokuyor nefesim...
yok ki, olmuyor ki, dökülmüyor ki kelimeler ağızdan. bak işte senin kadar inatçılar, ya sana duyuracaklar kendilerini ya da sessizlik. yok, konuşacak tek kelimem yok, anlatacak tek şey yok, sessizlik. elleriyle karnımı parçalıyor halbuki kelimeler, biraz yanıma yaklaşmaya gör. sessizlik. kimseler duymayacak. bir kuytuda eğilebileceksem boynuna, fısıldarım kulaklarına belki. şimdi ölüm sessizliği var burda. sormayın e mi? bilemeyin e mi? böyle özlemek anlatılmaz, çarpılırız alimallah, çarpar allah, böyle özlemek ağıza alınmaz, haşa, allah affetsin.

_____o_____

Çalıntı hazların tohumu, ben!
Her sevişmeniz çalıntı dokunuşlardan ibaret,
Yağmadan arta kalan zevkleriniz,
Ve ben, son nefesiniz.

açelya

telefonu kapattıktan sonra gök gürledi, göğün bağrından bir bağırtıdır koptu geldi. buralara, bu şehre yağmur yağarken kadın, ben senin gözlerinin yağmurunda ıslandım bu sabah.

atamadığımız çığlıkların meyvesi de yenmiyor, öfkenin tohumları atıldığı yerde can veriyor, birer karabasan edası takınmış tüm neşeler. şimdi ben hiç üşümeden seninle ıslanıyorum yağmurun orta yerinde.

Su

tanrı bazılarımız için melekler yaratır, inanmak hiç de zor değildir böyle zamanlarda. melekler siz konuşurken gözlerinizin içine bakarlar, eğer yüz yüze değilseniz de sizi dinlerken önlerine eğerler başlarını usulca.

melekler önce size göz yaşlarını armağan ederler hiç çekinmeden, hayatlarının gizleriyle ödüllendirilirsiniz önce, sonra bir gece beraber uykunuzu paylaşırsınız, el ele uyursunuz farkına bile varmadan, çıplak ayaklarınızla sabahın serinliğini hissettiğiniz bir güne beraber uyanırsınız.

melekler dokunmaktan korkmazlar, mimikleriniz onlar için haritanızdır sizin, yüzünüze bakarlar ve elleriyle doğru yolu ararlar, size hiç ama hiç hissettirmeden kanatlarıyla sararlar acıyan yerlerinizi. her melek kendi adanmışlığında yaşar, kimselere göstermez kendini sizden başka, siyahlara sarar kendini, saçlarının ardına saklanır koca bir hayat boyunca.

ve rüyalarında özgürdür melekler, bembeyaz elbiselerine bürünüp ruhlarını rüzgara teslim ederler. ve rüyalarından tanırsınız meleklerinizi, hiç görmeden ortağı olduğunuz düşlerinde gizlidir beraberliğiniz.

tökez

her gün, her an bir şeyler öğrenmek için bakıyorum etrafa, gözlerim bomboş bakıyor, zihnim gördüğüm sahnelerle doluyor bakışlarım yakaladığınca. sessiz kalabildiğim kadar kayıtsız kalamıyorum, bakışlarımı boşalttığım kadar hislerimi geri çekemiyorum, ne kadar boş bakarsam bakayım, ta içimde hissediyorum. her an bir şeyler fısıldıyor kulaklarıma, öğrenmek demekten kaçıyorum, bilmek, olan bitene tanık olmak, varlığının bilgisine ermek gibi, her an bir başkasıyla yüzleşiyorum, ve bir sonraki an bir başka 'olmakta olanla'. çıkarımların sonu yok hayattan, yaşanmışlıklardan. farkındalıkların dönüşü hep bir cümleyle oluyor, uzun saatler zihninde tırnak içine hapsedilmiş bir cümleyle yürüyorsun ve ilerleyen saatlerde cümlen edinilmiş bir bilgi çukuruna dönüşüyor zihninin bir köşesinde. çukurlar açıldıkça açılıyor, çoğaldıkça çoğalıyor, yenilip yiten zihnin yaşlanıyor.


ve sen benim gibi değilsin çocuk, bildiklerin var senin, öğreneceklerin değil. kimseye söyleyecek bir sözün yok senin, sessizsin, sen farkına bile varmadan senden alelacele öğreneceklerim var benim. alelacele çünki sen acelecisin, gitmek konusunda oldukça acelecisin, bildiklerin konusunda ne kadar haklıysan, kararlarında ne kadar inatçıysan, gitmek konusunda da bir o kadar acelecisin. bir zamanlar çukurlarına bata çıka gezindiğim zihninin yolları kapalı başka cümlelere, gözlerin boş bakmaktan öte mühürlü görmeye, saçlarına kenetlenmiş ellerin, buhran anlarında omuzlarına dökülüyor saç tellerin. çünki sen yalnızsın çocuk, sen ve bildiklerin yalnız olduğunuz kadar kutsalsınız benim için, çünki sen biliyorsun çocuk, yalnızlığının sürüklediği kadar uzun menzilin.

'have a great fuckin weekend'



şunu da belirtmeliyiz ki; insanlar duygularıyla oynanmak için değil, birlikte duygularla oynamak içindir.

_____o_____

Dayanılmaz değil kalıcı,
Uçlarıma kadar uyuşuyorum.
Ağızda tat bırakmayan korkunç acı!
Bedenim süzüyor posanı,
Dışkı gibi dışarı atıyorum ardından kalanı,
Hissiyatımı çizip karışıyorsun hayata.
sikseler tatmin olmazsın, sallandırsalar ölmezsin, gıdıklasalar gülmezsin, bağlasalar durmazsın, konuşsalar duymazsın, kussalar tiksinmezsin, kesseler bağırmazsın, ezseler hakkını aramazsın, sahiplenseler ait olmazsın, salsalar gitmezsin, çağırsalar kıpırdamazsın, sövseler gocunmazsın, övseler üstüne alınmazsın, kafana kafana vursalar bana mısın demezsin, öyle bir yerdesin işte, sikseler umursamazsın.

fıssırık

bir yılbaşı gecesi kustuktan sonra oturup tuvaletin içinde uçuşan sinekleri izliyorsanız bu iyi bir şeydir, iç huzurunuzu yakalamak üzeresinizdir. yine aynı tuvalette işiniz bitmesine rağmen otururken, tuvaletten yukarı tırmanan sineğe üfleyip zavallıcığın ayaklarını zeminden kesmiyorsanız bu da iyi bir şeydir, ramak kalmıştır iç huzurunuza kavuşmanıza. ama zaten siz küçükken de karıncaları lavabodan topluyorsunuzdur, boğulmasınlar diye. bilmem kaç sene geçmiştir içinizin yellenip de huzurunuzu bilmem nerelere savurtmasının üstünden.

_____o_____

Göğsüm! Kanlı yarısı!
Yedin onu umarsızca.
Em, ıslat, ıskala arada,
Kanatarak ulaşamazsın bana!
Bütün bir çürümüşlük du(o)ygusu,
Kokusunu yanında taşıyan kendi kanım dudaklarında!
Göğsüm, kanlı yarısı!
Kus onu kucağıma.

Viskningar Och Rop,


bir kadın gözlerimin önünde acı çekti, bir diğer kadın hiç tereddüt etmeden acı çeken kadının ölümüne şefkatiyle eşlik etti, diğer iki kadın acı çeken kadını çekimser bakışlarla izledi, müdehaleden uzak soğuk bir ilgiyle kandırarak terkettiler diğer kadından farklı olarak, halbuki diğer kadının göğsünden şefkat akıyordu süt yerine. iki kadından biri vaktiyle kocasına ihanet etti, diğerini ise kocası hiç sevmedi. ve sonra bu iki kadın hiç acımadan birbirlerine yalan söyledi, yalan söylemekten öte sahte dokunuşlarla birbirlerini sevdi ve en gerçek halleriyle birbirlerini terketti. acı çeken kadın öldü, şefkat yetiştiren kadın yalnız kaldı, diğer iki kadın ise trajedilerine acı çeken kadının mezarında yer açtı. ve film bitti.

duy

bırak da dokunamasınlar kanatlarımıza elleriyle, bırak değmesin kulaklarına kelimelerimiz, bırak ulaşmasın hayallerine düşlerimiz, bırak yitsin bakışlarında gözlerimiz. bırak bilemeyelim tanrıyı bakışlarımızla, kutsayamayalım dualarımızla, yalvaramayalım tanrıya gözyaşlarımızla. böylesi çok daha bizden değil mi? anlatmadan yaşamak, dilemeden beklemek, görmeden inanmak, bilemeden düşlemek.
girdim baktım sizin bahçeye, çiğnedim çiğnedim kuru yaprakları, değdim geçtim dikenli dallara, bastım gittim ıslak toprağa.
utanıyorum, kendimden utanıyorum, kendimle utanıyorum. kendi kendime utanıyorum.
bugün günah işledim. arkamı döndüm, saklandığımı sandım ve günah işledim. her günahtan sonra yüzünü dönüp tanrıya sevimlilik yapmak gibi, sana dönüp affedilmek istedim. tanrıyı es geçtim ve bağışlanmak için seni bekledim. sen ise çoktan beni terkettin ve sana inanmamamı öğütledin. bugün günah işledim, bunun günah olmadığını düşünerek günah işledim, günahımın vicdanıma yerleşmeyeceğini düşünerek günah işledim, kendimi daha güçlü hissedeceğimi sanarak günah işledim. hiç bir şey sanmadan, sadece günahıma kılıf istedim. yağmurda çırılçıplak uykuya daldım sonrasında, arınmak istedim. tanrı başımı sıvazladı, sen vicdanımı tekmeledin, bugün günah işledim, sen beni affetmedin.

07.07

seni seviyorum çocuk, gözleriyle her şeyin en güzelini gören çocuk.
leon: frida? ne kadar acı çektin?

frida: defalarca kestiler, kemiklerimi kırdılar, yeniden kaynattılar. daha ne söyleyebilirim ki? bir puzzle gibiyim. tüm o ameliyatlar geçirdiğim kazadan daha fazla hasar verdi. her şey canımı yakıyor artık. ama en kötüsü de bacaklarım. ama yine de ben iyiyim. dayanabileceğimizi sandığımızdan çok daha fazlasına dayanabiliyoruz.

leon: tablolarında hoşuma giden de bu. bu mesajı veriyorlar. resimlerin insanların ortak duygularını ifade ediyorlar. acı çekerken yalnız olduklarını.

Krótki Film o Miłości

aşk üzerine kısa bir film öyle mi? evet, belki.
magda son sahnede dürbünün arkasına geçip kendi penceresinden kendini izlerken farkedebiliyordunuz bunu;
birini sevmek, onun kendini sizin gözlerinizden görmesine müsaade etmekti.
bir düşünsenize, kendinize onun gözleriyle baktığınızda gördüğünüz insan ne kadar sizseniz, o kadar gerçek ve o kadar size özel bir sevgidir sahip olduğunuz, bu sevginin varlığıyla ve size yönelişiyle varlığınız doğrulanır sanki.
kendinizi sevdiklerinizin gözlerinde bulabilmeniz dileğiyle efendim, gecesinin gündüzüne eşit olduğu günün sonlarından sevgiler.

of montreal of!


evet bir kez daha emin oluyorum yeryüzü yaratılırken bu şarkı çalıyordu, benim yeryüzüm yaratılırken bu şarkı çalıyordu, yeryüzümü yeniden yaratırken hep bu şarkıyı dinliyorum, bu şarkıyı dinlerken mucize depremler oluyor ve yeryüzüm hep yeniden yaratılıyor.


Of Montreal - The Past is a Grotesque Animal
ve günlerden bir gün müzik kanallarında dolanırken rachael yamagata isimli ablanın faster isimli şarkısına denk geliyorum ve şarkıyı edinip dinledikçe dinliyor dinledikçe keyiften meste giden yolda ilerliyorum ilerlemesine de albümü playliste atıp uyurken uyumazken uyumaya çalışırken bir şarkı daha bitmeden uyumamaya direnirken dinledikçe dinliyorum da dinliyorum da şiddetle tavsiye ediyorum da yüklüyorum da link de veriyorum.


Rachael Yamagata - Elephants... Teeth Sinking Into Heart
bana bir sebep söyleme sana gelmem için, ben tüm sebepleri zaten biriktirdim, biriktirdim ve içlerinden hiç birini seçmedim. şimdi sana sebepsiz yere geldim.
kim bilir, belki yarın belki yarından daha geç...
hiç bir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını biliyorum, içeriden de görünen hiç bir şey yok, ne içerden ne dışardan, burada görülmeye değer hiç bir bok yok!

noktalama

kimden kalan geriye bir adım ağırlık değil ki yaşarken gölgemizde yağdığında yağmur kokusu değil rahatsız eden burun deliklerini gözlerin sanki yaşaran bir adım geriye atamazken basmamak için gölgene üzerinde yürüdüğün yol değil yağmurda ıslanmamış uçuşan rüzgarda belki saçların gölgenin yüzüne vuran olsa da damlamak için bir damla burnunun ucunda ki süzülerek gelmiş yanakların yol ona gözlerinden ayrılan ancak nerede eşlik eden yağmur yazdıklarına silerken kokusunu parmak uçlarından dökülen tozun kömür karası.

söz

söz dediğin nedir ki, ağızdan çıkan lafın altına atılmış görünmez koca bir imza, gel de ispatla, hani söz vermiştin, e hani nerdesin? bilirim ben seni, bi kere söz verdin mi, sözü de sırtlanır bucak bucak kaçarsın, sözün sahibi sensin ya, hak da iddia edemeyiz ardından, e sözünü bıraksaydın bari koşturmasaydın arkandan. vallahi bacaklarım uyuşuyor, ne halim yerinde koşmak için ne de vaktim var durup düşüneceğim.

hesap

ben on verdim sen sekiz dedin, ben onbeş ekledim sen yedi verdin ben yediyi gerisin geri sana verdim yirmibeş dedim yetmez dedin beş ekledin ben beşi gerisin geri sana verdim onbeş ekledim kırkbeş dedin beş verdin beşi gerisin geri sana verdim beş ekledim kırkbeş dedim bahşiş dedin.
hiç kimsenin gözleri uçurum değil artık, düşüşe zemin hazırlayacak kelimeler dökülmüyor ağızlardan, önce kendine dokunmak istiyor eller karşılıksız ve duymayı reddediyor kulaklar çiğ çığlıklar atarken koynunda.
baba bir masal anlat bana
icinde tüm yalanların
kurtla kuzu olsun
seninle ben
önce yazmak mı vardı, okumak mı önce?
hadi beyaz elbiseli kadın, yolun sonu nereye varacak ben bilmiyorum, sen de öyle, kimse de, kimse'nin çoğulluğuna takılıyor zihnim, kimseler ne kadar da kalabalıklar, ne kadar da kalabalık bir hiçlik 'kimse'. hadi beyaz elbiseli kadın, yolun sonu nereye varacak ben bilmiyorum, sen de öyle, herkes de, herkesin sığlığına takılıyor zihnim.. hadi beyaz elbiseli kadın, kelimeler arkamızdan rüzgar olup eşlik ediyor sadece, yolun sonu nereye varıyor bir kelimeler umursamıyor, kelimeler bizim gibi, senin benim gibi, özgür. resimdeki beyaz elbiseli kadın, diğer siyah elbiseli olanın sırtını yasladığı, yitik bir huzur ve yorgun düşüncelerle gözlerinden öpüyorum, bir parça da sabır fısıldıyorum ruhuna.