sevgilim;

saat 05.03

gözlerimi gökyüzüne ilikledim,
seninle gözgöze gelmeyi bekliyorum.
sevgilim;

saat 04.47

göğün alabildiğince seni seviyorum.
''
seni öyle özledim ki, utanıyorum...

insan bir pinpon topuna, bir parça jelatine, taş zemini örten kilime,
vaatlere, yalanlara, iç çekişlerine inanabilir.
ve bir insan bütün bunlar için, belki sadece biri için ölebilir....
kabul etmiyorum.. orada oluşunun hiçbir mantıklı sebebi yok.

''



umay
''
gri geriliyor gökyüzüne
utancım geriliyor
boynumdaki kolye camdan kelebeklerini düşürüyor
uzaklardan yüzümüzü sökecek kadar güçlü bir hortum geliyor
o bile düşüremeyecek arsızlığı
öyle boka battık öyle güçlendik ki
bir kez daha yüzsüz kalacağımız kışa hazırız
bu kaçıncı ve son değil ki
ama ne
...
''



umay



''Ama konuşacaksak kapatalım bu bahsi, bir adamı sevmekten geliyorum.''




içten gelen bir şey bu yalnızlık
gri bir şey
parçalı bir şey
çoğalan bir şey
hatırlayan bir şey
hatırlatan bir şey
anlayan bir şey
anlatamayan bir şey
özleyen bir şey
bulamayan bir şey
bekleyen bir şey
olan bir şey
tükenmeyen bir şey
olumlayan bir şey
tamamlayan bir şey
...
''
bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
yeniden yeniden yeniden
yeniden hazırlanıyoruz
sanki bir güzelliği ödüyoruz
belki bir güzelliği ödüyoruz.
''
ölürsem;

sebebisin.

''martı çığlıklarıyla bile olsa
yırtılan ipek bir daha dikilemeyecek..''
ne güzel yakışırdı bir suç ile bir suçlu, yanyana..
''hastayım, yorgunum, seni bekliyorum ve zaman akışta..''
''ölümü düşündüğüm günden kaldı bu hüzün
geç kalmışlığın telaşı..

koca yalanlarım,
hatalarım,
yollarım ve yıllarım,

eksik olmayın
bir başka sefere yine beklerim..

umutlandıklarım,
umut dağıttıklarım,
akıl verdiklerim,
akıllı sandıklarım,

eksik olmayın
bir başka sefere yine beklerim..

ölümün yüzünü gördüğüm gün
kimin elini tutup göçmek isterim?
bir sevip bin söz ettiklerim,
bin sevip hiç söz etmediklerim,
söz verdiklerim,
yapamadıklarım,

eksik olmayın
bir başka sefere yine beklerim..''
''yakanızdaki gül solmuş,
sarılsam üşür müsünüz?''
''birlikte ölecek miyiz?''
çok güzeldin.
sırf bu yüzden inanamazdım beni sevdiğine.
yüzümüzde henüz çekilmiş bir fotoğrafın aydınlığı var,
henüz birbirimize dokunmamış
, henüz birbirimizi terketmemişiz.
''seni bir yabancı gibi karşıma alıp
bunun dayanıklı bir şey olmadığını,
sürekli kılınamadığını,
çünkü aşkın yapılan bir şey olmadığını,
başlangıçta bir melek konduğunu,
sonunda bir kelebek öldüğünü,
yani kısacık sürdüğünü,
oysa hayatın
bir korkular ve alışkanlıklar bütünü olduğunu,

bütün bunları sana
nasıl anlatacağım?''





birhan keskin

'daha nen olayım isterdin, uğur'suzunum senin...'
...
anlamsız bir kalabalık olacak sevgilim seni beklediğim meydanda,
tedirgin yaklaşırken sen bana
o anlamsız kalabalık durulacak, duracak..
şehir derince iç geçirecek,
köprüler biraz huzursuz kıpırdanacak,
trafik aksayacak bir iki dakikalığına,
yakınlarda bir çocuk gülmek ile ağlamak arasında gidip gelecek..
tüm bunlar öyle yavaş yaşanacak,
birkaç adım mesafeden yanıma uzanırken sen
geçmiş birkaç yıl zamanı tümden ağdalayacak..
sonra denize yakın oturup çay içeceğiz seninle,
sen çayını yudumlayacakasın
ben gözlerini yine,
sırtımı rüzgara vereceğim ben
sen üşüme diye..

geliyorum ben
...
sevgili uğur'suzluk..
pişman olmak için çok geç..
bu gece aynada gördüğüm kadını, çıplak gözle göremezsiniz.
bir gün kendime bu sebepten kızacağım hiç aklıma gelmezdi,
herkes için
her şey için
her gün için
ne çok fedakarlık yaptığım

n'için?



göz göre göre tükeniyor;
sağlığım,
sabrım,
güzelliğim.

''Gözlerini topla, ellerini de... Topla işte kendini alabildiğine.
Yoksa seveceğiz. Yoksa hep seveceğiz, biline.

Gözlerini aç, ama kapama o şarkıyı; izin ver içine biraz dünya karışsın.
Bir rüzgar kırabilir bir şemsiyeyi, gördüm. Sonrası yaşamak...

Sahi, tanışmak mı dediniz? boyayalım.

Ama konuşacaksak kapatalım bu bahsi, bir adamı sevmekten geliyorum.''






Pınar Kocabay
; Bir Kenara Bırakırsak Anlamı
götümüz büyük. dağlar devrik.
Akıncı-Sezenler;

o uzun dönüş yolunda,
askerliğinin ilk gününden beri
seni ziyaretlerin sonrasında, ben hep bu şarkıyı dinlerdim;
'ver, ver ateşe, ver bizi'

subay çocuklarının ve asker yakınlarının arasında o uzun dönüş yolunda;
Akıncı-Sezenler..

mavi kamuflaj her sevgilinin yakıştıracağından biraz daha fazla yakışırdı sana,
askerlik yakışır mıydı sorma;

postalların yara yaptığı topukların,
kafeste bir kuş gibi çırpınmaların..

yakınmaların,
dün gibi durur kulaklarımda.
hep aynı yerinden sızlar yürek,

ürkek ürkek..

'bigün yolda yürüyodum
bi şarkı duydum, kalbim acıdı

bu kadar.. '
''bak ne diyorum kefilim işte en utanmış halime
ne de olsa bir şairin kalbi ancak kendine kırılır.''
mutlu olmak ihtimalini yüreğimizin tersiyle itmişliğimiz var, bilirsin.
senin beni sevebilme ihtimalin zerre umrumda değil,
kendi yarattığın bir tanrıya inanmakla
kendi yarattığın bir şaire inanmak aynı şeydir.

senin de beni sevebilme ihtimalin zerre umrumda değil,
kendi yarattığın bir sevgiliye inanmak
tanrıdan harbi şair olmasını beklemektir.
bizim bu sabahlara inanmayışımız;
gecelerin hep karabasmasından,
gecelerin hep yaralara basmasından.
sevgilim..
okul bitti,,
karneler kırık dolu,,
geçmişimiz temize çekilememiş birer siktirname,,
parmaklarımız kokteyl olma yolunda birer molotof,,
bacaklarımız, birer isyan bayrağı gövdelerimizin üzerlerinde kıvrandığı bayrak direkleri!!

sevgilim..
yatağımız, çarşafımız, yerimiz, göğümüz öfke seli!!
sevgilim..
topuklarımız ensemize değercesine koşma, kovalama, yakalama, hırpalama, hesap sorma vakti!!

en sevdiğim şair, nezih bir acı semtidir şehrimde.
(şairler hastalıktan ölmez
şairler acıdan ölmez
'şairler yaşamaktan ölürler')

ben bize! şairlerden bahsediyorum
sense bana! yaşamaktan, gülmekten..
sevgilim..lütfen..
bisiktir
git
.
günaydın sevgilim.
hava güzel mi güzel
hafifçe kemiklerim sızlıyor
kırık bir öksürüğüm var, sigaradan
gün bir takım olaylarla başlıyor.

akşam olmadan siktir olup gideceksin
üzülmeyeceğim, kahrolmayacağım fakat
şu bana oku diye verdiğin son kitap
canımı fena halde sıkıyor.
sensiz bir ülke düşünemiyorum, ülkesiz bir sen düşleyebildiğim gibi.
sabah sabah fesleğen kokusu
gömleğinin yüzümde bıraktığı mavi bir iz
karabasanlarınla iyi anlaş
ben birkaç gece yokum
şairler haksız çıkar bazı zamanlar
ve tanrı kıs kıs(sık sık) güler böyle zamanlarda
karabasanlarınla iyi geçin
ben önümüzdeki birkaç gece yokum
yatağının tersinden uyan, sigaranı filtresinden yak
şairler haksız çıkar bazı zamanlar
tanrının haksız gururu oluverir umutsuz insanlar
şimdi ben bir kabuslardan kabus beğen
sabahı hiç mi hiç sevmiyorum şimdi ben

seslerle konuş seslerle konuş seslerle
sor bakalım seslere bak bakalım orda mıyım
sanırım yenildik ama ezildik de
bütün orospu sokaklarda bütün park ve bahçelerde
insanların girmek istemediği bilumum mevzuda
ben kendimi en çok evlat mı öğrenci mi
yurttaş mı asker mi eş mi banker mi olarak
görmek isterdim bilmiyorum ama,
elimdeki elime küçük geliyor annecim sana söylüyorum
babacım sen anla.

yok koşmadık mı her yüz metresini acının
geri ödemedik mi depozitosunu son kiracının

yazın geldiği konuşuluyordur kasabada
sanki herkesin çıkacak bir yaylası var gibi
leş gibi ekşi ter kokusu ve kolumda kesikler
fucking life goes on ob la di ob la da
yemyeşil ekşi irin şiir suretinde cerahat
işin kötüsü kızarıyor ufaktan güzelim erikler
bana görünen yine mananın dibi en dibi
ve görünen o ki hiçbir şey vaat etmiyor hayat
bütün şehirler tıpkıbasımı bir diğerinin
sevgi çıkarmıyor lekeleri ne yazık ki annecim
sana söylüyorum babama sen anlat.

şimdi ben bir ölümlerden ölüm beğen
sözcükleri hiç mi hiç sevmiyorum şimdi ben.




zozan gemilerördü

Kirpi Şiir, Sayı:6

bir dize bana yardım etsin,
ellerimi bırakıp hadi git desin,
sırtıma uzanıp uzaklara itsin,
bir dize bana yardım etsin.
kendimi sana fazla sevdirmeyeceğim,
ben solmuş bir kadınımdır fazla gül'mekten
yüzüm bir perişanlık izidir yaşamaktan.

bilirsin kendimi sana fazla sevdirmeyeceğim,
aynı yola baş koymuş arkadaşlar durdukça
ve aynı yola sırt çevirmiş kaldırımlar uzadıkça
en çok kendimi yürüyeceğimdir.

seni kendime fazla sevdirmeyeceğim,
illegal bir kıraathanenin köşesinde
ziyadesiyle huzurludur yüzün
birbirini savaşır gibi sevilmektense.

bilirler,
aramızdan aynı yol geçer,
biz ise sırt sırta verememiş
ama aynı yola sırt çevirmiş benzerleriyizdir birbirimizin.

bizi bilirsin,
çerçevesiz gözlükleriyle
üzerimize diktikleri havalandırmasız hayatın altında
aynı yüreklilikle eziliriz.
gün boyu aynı halkın
bilmem kaçıncı boyun eğmişliği yürüyüp giderken üstümüzden,
bilmem kaç kez iç geçirip, kaç kez yüz çevireceğizdir.

birbirimizi fazla sevmeyeceğiz,
ama ne de olsa
aynı eğretilikle uzanacaktır
hayatın içinde gövdelerimiz.
evet o bendim. görmediğin duymadığın söylemediğin. sevgiler.
ülkem hakkında ne bilebilirsin ki?
iklimlerim hakkında ne bilebilirsin?
kırılıp kırılıp içime dökülen ırmaklarım hakkında ne bilebilirsin?
güzergahsız karayollarım hakkında ne bilebilirsin?

sevgilim hakkında ne bilebilirsin?
sevgilim ki;
dört mevsimin bir arada yaşandığı bir memleket kadar naif ve çokçeşitlidir,
sevgilimdir.
yüreğini öne eğdirmeyecek sevdalara yazdır adını.
soyadını yazdırma, sülalenin bununla hiçbir ilgisi olmayacak.
şınav değil sabah akşam acı çekiyorlar. çekmecemde bir ordu yetiştiriyorum.
her şey çok güzel olmayacak belki ama bir şeyler hep güzel olacak.
alışamadım.
gündoğumu sancıdır geceye.
insan aşıkken eğilir.
kendi elimle kıyarım,
zamana bırakmam bizi.
huzur; aranmakla bulunacak bir nimet değil,
nail olunacak bir mertebedir.
bugünlerde ben
sana verdiğim
tüm sözleri
tek tek
tutmuyorum,
sevgilim.

'penceremde deniz vardı' sevgilim,
bildiğin gibi değil.
keşke orada olmasaydım ben,
sen oracıkta uyurken buna şahit olmasaydım,
uyandığın ilk andaki kirpiklerinin çıtırtısını duymasaydım,
ellerimden önce sigara paketine uzanan ellerini tanımasaydım,
hemen sonra boynuma sokulan yüzünü defalarca okumasaydım,
hayli ayıp olmaz mıydı?

kşa.
şehrin en güzel öten kuşu benim mahallemdedir
ben, hiç yaşanmasa da olur saatlerden evime dönerken
şehrin en güzel öten kuşu bana
hiç yaşanmasa da olur ama yine de her şeye rağmen
insanlığımdan haber verir.
şimdi ankaraya yağmur yağmış sananlar; bütün gece ben ağladım.
bir kez olsun gel,
yüreğimi kendi elimle sökmeden,
bir kerecik olsun gel.
yapma yusuf! zamandan medet umma!
kim ödedi lan hesabı!? öyle kolay ısmarlanmaz hayat! p!
ben küçükken hiç öfkeden yaralanmamıştım.
ben bunca zaman,
öfkeden,
ben hiç,
kendimi kanırtmamıştım ben hiç öfkeden,
hiç kanmamıştım,
ben hiç kanmamıştım,
hiç kanmamıştım ulan!
acele gidin,
hayatımda sürünmeyin ulan
siktirin gidin!
ben hiç öfkeden katil olmamıştım,
beş para etmez çehresiz cüsselerinizi alın gidin,
beni ulan bi daha katil etmeyin,
beni söyletmeyin,
ulan cesetliğinizi bilin,
ayak altında sürünmeyin,
siktir olun gidin,
belanızı pisliğinizi üç kuruşluk sevginizi alın gidin,
ben böyle varlığın oluşunu sikerim.

çeksin ulan biri pimi.
dağılayım. dağıtayım yüzünüzü beraberimde.
seninle ben, ikimiz, hep aynı kaleye gol atıyoruz be yalnızlık.
götür beni,
bir zamanlar olduğun herhangi bir yere.
'oldu hayli zamanlar,
görmedim,
görmedim sevdiğimi..'
biz usanacağımız sevgilere sevda adı vermedik.
neden şairler hep bir acı nezaretinde!
neden şairler hep bir acı nezaretinde sevişir.
artık kalbim, artık.
şehrine yakışmayan adamı yüreğine
yüreğine yakışmayan adamı yatağına
yakıştırmayacaksın arkadaş!
biri bizi özetliyor.
kendimi bir ipin ucunda sallandırdığım zamanlarda
her gece daha iyi bir insandım.
siz masumiyetin kapılarını tek kalemde zorlarken
ne yazık, sizi sevmişliğimden utandım.

'savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye,
zaman ki sana hasta oldu; incelikli haytasın.
nüksederken raksına mahallenin maşallahı eyvallahı,
güzelleş be oğluuum!
şimdilik ölümüne kadar hayattasın!'




Kerimim.

unutuyorsunuz kardeşim,
gökyüzü gece bakmayı sevenler için mavi değildir.
günleri birbirine benzetir gibi yaşarız ikincil vakitlerde.
aramızda tutunamayanlar var.
şiirineşkıya!

4ŞubatCuma/19.00/KurguKültür/Akyıl/Akbaş/
şiirineşkıya!

4ŞubatCuma/19.00/KurguKültür/Akyıl/Akbaş/
körüklenmeyi bekleyen ateştir, devrim!
gittiğin kadar vazgeçilmezsin,
kaldığın kadar güzel.

gitme, Lavinya.
içimde garlar hıncahınç dolu,
kentler yalnız.
içimde gitmeye öylesine meyilli bir kalabalık.
kuşlar ne kadar da azimli,
tüm o çığlıklar, çırpınışlar..
şimdi en fenası,
yağmur yağarken sesinin gerisinde,
üstelik gecenin bu vaktinde,
seni artık sevmiyor olduğumu bilmek
üstelik gecenin bu vaktinde,
üstelik sesin yağarken yağmurun gerisinde.

her şeyi siktir et diyorum kendi kendime,
fırlat at bir kenara her şeyi
ve sadece seni alamam yanıma
her şeyi siktir ettiğimin şu gecesinde.

nasıl da itiraf edemiyorum sana seni sevmediğimi,
seni fırlatıp bir kenara nasıl da siktir olup gideceğimi,
seni artık nasıl da sevmediğimi nasıl itiraf edemiyorum sana
her şeyi siktir ettiğimin şu gecesinde şimdi!

hani 'kuşlar bakımından uçarı',
hani 'çocuk tutumuyla beklenmedik',
hani tüm o şiirler nasıl da sen değilsin şimdi!

(sesin var ya senin,
hani yağmurun gerisinden gelir gibi,
hani yağmurun ta kendisi gibi sesin!)

kırmızı kurşun bir kalemle suratıma çizdiğim
ve içlerini iltihapla doldurduğum kitabeler senin için tüm yazabildiklerim şimdi.

senin için tüm çizebildiğim
üç harflik bir kelimenin hiçbir harfini doğru bilemeden
topu topu üç harfle ve ütüsü bozulmuş bir kalple asılan bir adam şimdi.

sesini al, yağmuru ver
git şimdi.

'nerede kalmıştık
oradan ağlayalım halimize'
şimdi sen sözlerinle bir taş atıyorsun içimdeki kuyuya,
düşmek bilmiyor.
gözlerinle bir ışık yakıyorsun içimdeki karanlığa,
aydınlanmıyor.



her şey hep eskiden güzeldi.
düşünmek, düşündürmek, düşürmek için, vakit henüz var.
ama vakit dar.
ama vakit var.
ben gördüm, ben duydum, ben kahroldum, ben akıl yetiremedim.
bağışlama insanlık bizi.
bizi bağışlama.
bir zaman oldu zamanlardan bir zaman,
ben durdum ve duruldum ve dedim; hiç olmadı bu yaptığın, zaman!
ah ulan!
seni ben öyle bir sevecektim ki;
ölüyken diriltecek,
diriyken yeşertecektim!

ah ulan!
öyle bir sevecektim ki ben seni;
göğsümden emzirecek,
sözlerimle büyütecektim!


ah ulan!
ben seni öyle bir sevecektim ki;
tenimle söyleştirecek,
ellerimle yineleyecektim!


ah ulan,
seni baştan sona öyle bir sevecektim ki!

ah ulan,
sen bu sevmeleri sevmek mi sandın şimdi!?

kanıma dokunuyor be kardeşim;
beni anlayacakları yerde sevdiler,
sevecekleri yerde anlamadılar beni.
siz benim bir derdim var mı sandınız,
sorsanız anlatacağım mı sandınız?
ulan belki anlatacağım bir sorsanız,
ah bir sorsanız,
bir uzansanız..
'ben böyle mi olacaktım?'
sevgili duvarlar,
ne kadar da yalnızız beraber.
'o gece ben olmayacağım.
utancımdan bakamadığım aynalarda
güldüğünüzü görecek
anlayacaksınız.
her gece birinin olmadığı gecedir.
gecelerinizi karıştıracak gitgide
olmayanlarınızın çoğalması.
benim olmadığımı duyduğunuz bir gece
korkacaksınız.
şimdiden düşünüyorum son kalanımızı
son gidenimizin bu gecesinde.
ama bir gece olacak, ortalarda bir gece
içinde siz de olmayacaksınız
ayrıca.'
''yaklaş bana, kimse hiçbir yere dokunmasın
bana sessizlik et, düğümle saçlarımı..
kimse artık hiçbir şey söylemesin,
kimse hiçbir şey söylemesin,
bana yalnızlık et, sen buzul..''
delirerek yok oluyorum, Tanrım!
bir şairin bir çaresizi sevmesi gibidir sevdamız;
kimi zaman sen şair, ben çaresiz,
kimi zaman ben şair, sen çaresin!
bir tokat gibi inse yine yüreğimin orta yerine sevdan!
sizi tenhalar sanmıştım ben,
oysa ortalık bir yermiş gövdeniz.

ıssızlık sanmıştım sizi ben,
oysa gürültünün ta kendisiymiş bedeniniz.


şimdi caddenin köşesinden atlasam bir cebeci dolmuşuna,
siyasalın önünde inip bir taksi çevirsem,
düz git abi deyip tırmansam mamak caddesine,
duraktan sola sap desem,
sonra altılı sokağı geç desem,
sonra yokuşa varınca ilerdeki sarı binanın önüne çek desem,
ya da desem ki sevgilimin koynunda müsait bir yerde indir beni abi desem,
neyse parası veririz abi desem,
aç abi gece tarifesi yazsın yine de sür desem,
bas abi ışığa yakalanma desem,
sevgilim şuracıkta abi yanlış sokağa sapma desem,
neyse parası versem,
abi beni müsait bir yerde sevgilimin koynunda indirsen?

yaşlıydınız elbet çünki yaşamıştınız,
yaşlıydınız fakat gözleriniz nasıl da yorgun bir gençlikle bakardı.
özleyeceğim sizi,
dinmez bir açlıkla seveceğim,
hasretle yadedeceğim doyamadığım güzelliklerinizi.
bu son kaybedişim olsun sizi,
hoşçakalın.
ehliyete tabi midir sevda?
benim özrüm var, görmezden gelir mi tabipler?
yüreğim son sürat atsa, yakalar mı mobeseler?
dört ayrı tabelanın sevgilimi gösterdiği kavşağa sürsem çevirir mi ekipler?

Mecaz-ı Orhan Veli


hani saçlarım üzerine dökülecekti ya, öyle bir kandırmaca işte.
sakarlık ediyor gönlüm.
siktirolup gitmek istiyorsam sebebi şehrim olamaz bilin!
sebebi cebeci olamaz,
sebebi kumrular olamaz bilin!

hikayeler bittiğinde karakterler dağılıp evlerine gitmez.
yazılmadığı yerden devam eder;
genç aşıklar ayrılır, mutluluklar biter,
genç kızla delikanlı hiç sevişemez, çocuklar büyüyüp faşist olur,
meclis erken seçim ilan eder, iktidarlar çökmez.
genç kızla delikanlı hiç aşık olmadığında, çocuklar hiç büyümediğinde,
halklar henüz göçebe olduğunda, hikayeleri hiç yazmamak gerek.
üzülüyorum bakın.
bir oyunu bir kez de yenilebilmek için oynayın!
çünkü götümüz,
hakikaten en baba dağları devirecek kadar büyük!
yüzüne saklıyorum
söz olup söylenemeyecek ne varsa.
kurusıkı sevişmek,
zarar ziyan.

sevişiyorsan ağzına kadar doldurup hakiki bir namluyu
dayayacaksın göğsünün orta yerine.
aşığım ulan!
ruhumu buruşturup atan,
ayaklarımın altına almaya kıyamadığım şu şehre aşığım!
kafam karışık ulan!
bu şehirde rüzgar hangi yönden esiyor!?
burası ankara ulan!
burdan çıkış yok.
'ama sen şeker kokarsın anne
sırtıma değersin anne
kelebekler ölürken anne
pencereler kırılır anne
kahveli göğsüne düşerim anne'
ne yetişeceğin ne yakalayacağın bir ben kaldı geriye
çakmağınız ilk seferde hiç yanmadığında
ve bir vücudu hiç sığınmak için değil hep savunmak için sevdiğinizde
ve şiirler hep tekerinize çomak soktuğunda
ve sevgiliniz sizi hep terkettiğinde
ve zaman hep aleyhinize aktığında
ve gerçeğiniz hep hayalinize ters düştüğünde,
beni hep iyi hatırlayın.
günün yazısı,

Kerim Akbaş ; Artıklar Coğrafyası



''sevgilim beni unutmuşsa bu benim hatamdır kabullendim sevgili kaldırım,
gökyüzüyle acının ne kadar alakası varsa yorulan da olur yorulmayan da...
sevgili olmak da güzeldi demişti dün içtiğimiz yerde çocuğun biri, sevgili olmak da güzel. sev...gilimin sevgilisi şehrime şehrim derse, sistem de bana mı şehrim diyecek,
yüzüm kocaman bir inkar.
hiçbir şeyi hak etmeyen bir mahlukat gibi duruyor orda ünlü insan heykelleri, çok acı.
insanlar önünde fotoğraf çektirip duruyor.
insanlar hala siyasetten ve ülkelerin düzelebileceğinden bahsediyor.
umut satılmıyor sokaklarda.
İYİ MİSİN DİYENLER, NASILSIN DEMEDEN;
şiirmiş romanmış hikayeymiş şarkıymış sevdaymış falan filan bunlar böyle işte.
bir insanın iş yerindeki son günü gibi bir duygu,
emekliliğe ayrılan bir insanın, masasına son bir kere bakması ne derece rasyonelse beni yargılayan kaldırımlara tek tek balyoz insin derse insan bu bir aralık ah'ıdır.
insan beyinleri durmadan sikiliyor. insanlar durmadan birilerini arzu ediyor.
mastürbasyon üzerine kurulu hayallerde arka fondaki şarkılar teker teker cinayet sebebi.
yıldırım demirören, bi siktir git amına koyayım ya! orda bir kerim akbaş var''


öylesine çelimsiz gece,
bir ıslığımla devrildin.
mevzu ağır, abiler.
mevzu çok ağır.
hiç rahatsız olmayın bayım,
gözlerinize bakıp çıkacağım.
siz masumane biranızı yudumlarken bayım,
ben bütün bir sarhoşlukta dolanırım.
boğuluyorum,
basit bir yazgının ışıl ışıl parlayan sonsuzluğu karşısında boğuluyorum.



siz gelirken ben gidiyordum,
ah hayat hep tam tersi.
nasılsın? diye sorma bana sevgili!
yine ellerim üşüyor,
yine dudaklarım çatlıyor
ve yine kemiklerim ağrıyor.

eksiğim nedir diye sor bana sevgili,
gediğim nedir diye sor,
sebebini sor sevgili,
endişenin, hüznün, delirmişliğin sebebini.

bana cevabı 'sen' olan sorular sor sevgili.
yalnızlığıdır bir kadının güzelliğini gösteren,
yalnızlığıdır en güzel süsü.
elime bir sigara dudaklarıma bir şiir tutuşturun
ve siktir olup gidin.
''bu gece alkolle sabahla;
ona de ki: ben kanıma kırmızı rengi veren kişiyi kaybettim.

bu gece hüzünle sabahla,
ona de ki: ben bedendeki mıknatısın büyüsünü bozdum.

bu gece iğrenç bir korku filmiyle sabahla;
ona de ki: kabuslarımın orta yerindeki tek güzel mabedin kapısına sıçtım.

bu gece imla kurallarına uyulmuş edebi bir intihar mektubu ile sabahla;
ona de ki: farkındayım, ölsem, cesedimi teşhis edebilecek tek insan odur
...''






küçük iskender
758 gün devirmiş ayrılık
ve yüzün yüzüme son değeli 217 gün geçmiş.


rezil bir ömrün kepazesiyim şimdi,
sevgili.
''yüzüne kapanıp ağlamak vardı,
oysa ben seni bulmaya geldim
...''
ve ben, sen yanımdayken
şarkıların güzelliğine tahammül edemem,
sessizlik doldursun isterim gözlerimi.

ve sen yanımdayken, ben
pencerenden ışığın vurmasına tahammül edemem,
ellerin aydınlatsın isterim gecemi.

ve seninle yanyanayken, ben
kendime tahammül edemem,
yırtıp at isterim güzelliğimi.




ben bu şehre yalnızlığımı emanet ettim,
bir meydan, bir park, bir cadde
bakarız başımızın çaresine.

Sevgili Yasemin Şahin tarafından mimlendim,

Öncesinde kitaplığımdan bir kitap seçmem
ve ardından kitabın 55. sayfasına gidip bir paragraf seçmem gerekiyor.


Benim kitabım 'Sonrası Kalır',
pek tabii Edip Cansever,

kitabın 55. sayfasında ise şu şiir yer alıyor;


''bakın bakın bakın
döşeklere yaz kokuları sinmiş duydunuz mu
bilir bilmez ötüşleri var toprağın içinizde
kim demiş tabiatta düzen var diye
aç bir kedi duvara sürtünüyor onu da görün
atın kendinizi çalgıların çağanların içine
uygarlığı insan işlerini bilginler düşünsün

ardarda betikler yazsınlar size ne
böyle yaşıyacaksınız işte söz yok
ölümsüz bir çiçek sofranızda
yaz güneşi pembeden kırmızıya kırmızıdan pembeye
kapılar pencereler tabiatla oynaşacak

bu düzen size insanlığınızı unutturacak''


böyle fırtınalı, böyle yağmurlu bir gecede,
mevsim içinde mevsim yaşatıyor yine Cansever şiiri.
insan hallerinin böyle betimlendiğini bir başka şiirde bunca duyumsamadım ben,
Cansever şiirinde olduğu gibi.

''bu düzen size insanlığınızı unutturacak''
diye yineliyorum ve mimi çok sevgili üç bloga paslıyorum;


şu vurdumduymaza bakın dedim, herkes bana baktı.

''üvercinka''

Niyobe


mime dair ayrıntılar ve kurallar burada,



sevgiler.


sus pus işlenmiş bir cinayet kadar ıssızım yokluğunda ve sen gidişinin bilmem kaçıncı yıldönümünde attığın naraların yasını tutarken gövdem sesinin yankısını arzuluyor kapalı kapılar ardında ve yatağının sessizliğini özlüyorum dün gibi ve soğukluğunu arıyorum teninin yetim bırakılmış bir kış gecesinde çünki sen gideli mevsimler sık değişti ve sen gelmeyeli hiçbir mevsim hüznüme denk düşmedi kim bilir günün birinde ben o şehri küfürler eşliğinde yakarsam ve talan edersem eğreti denizleri ve bir allahın kulu da çıkıp diyemezse bana dur yazıktır bunca ızdıraba ve bir saniye düşünmeden atıverirsem kendimi dehşetin ortasına ve tek ümidimse seni yaralı kurtarmak bu yangından yine de bilsem yüzüne bakmayacağını bu şehrin göz göre göre
...
şimdi diyeceğim odur ki;
bizim sevdamızda teklif yok,
ısrar var.
aynı yatakta ölelim,
bizden başka kimse gözyaşı dökmez bir kelebeğin ölümüne.
günün yazısı,

Wereyda ; ''uzanır ağladığım yanıma'' (Ev)



''hepitopu gitmekti.
kişisel tarihlere palazlanarak eklemlenen kriminal inzivalarla;
'uzaklık bakımından uzak' olmak.
benden ne vakit benden bir şeyler gitse
(vücut çalımlarımla şık ayak hareketlerim gittiler) kalben acı duyuyorum.
yumruk büyüklüğünde bir bungunluk. sonra geçiyor.
unutuyorum, görmüyorum, bilmiyorum, saymıyorum.
kendinizi keman sanmanızı sağlayan insanı da unutabiliyorsunuz,
aslında bigane bir odun olduğunuzu hatırlatan insanı da.
ne yüzü kalıyor, ne sesi, ne kokusu.
iz yok. yalnız sen ve o: şimdi 'biz' yok.

boş koy. yayvan ağızlardan dökülen her cümleyi hayra yor.
bana general gibi gülümse, kağıt önünde, imzayı at, mührü bas, sırıtmadan yolla;
kuralına uyduğum oyunları kaybetmesini iyi bilirim ben.
kendine de bir içki koy, eskidendi, güzel içerdin sen.
'başka türlü bir şey,
benim istediğim.'
sigarayı bırakır gibi bıraktım otogarda ellerini,
şaşkınlık vardı gözlerinde insanların ve hayret.
bilirsin işte,
eski bir şiiri her defasında ilk kez okur gibi.

sigarayı bırakır gibi bıraktım otogarda ellerini,
son nefesine kadar içilmiş birer izmarit kadar solgundular.


ben bu şehri beş kuruşsuz,
ben bu şehri meteliksiz sevdim!


''avucumda yatırcam seni,
minik perim benim..''


rengarenk bir arkadaşım var benim,
'hayal kur' der bana,
'hayal kur, renklerini ben vereceğim'..

geçmiş günün yazısı,

TAKO ; Aç Kırmızısının Aşk Köpeklerinde Deprem Kanı



''böyle işte! bu olmalı. bundan ötesi yooook.
yılanlar bile buna boyun eğer.
eski bir rüyayı hiçbir şeye değiştiremem. geçen zamana bile.
boşalıyor hayat üzerimize.
çok zoruma gidiyor bazen ama olmuyor işte devam ediyorsun.
akıyor pisliğin kahpe bir banyonun kırmızı anında,
karşında bir insan var sende olan şey onda yok.
bu mudur açlık? hayır aşklık? hayır hayır deprem!

sikerim böyle işi be kahve, herkes yalancı, yalandı, yalanmışlar.
küfür çok mu kötü birşey?
'küfür, ruhun cilasıdır' öyle diyor üstad.
bazen tek bir kişi için bütün insanları karşına alırsın. böyle birşey..
köpek, köpek, köpek sanmıyorum hayat böyle olsun.
hepsi orospu hepsi çürümüş hepsi ağlamış hepsi köpekleşmiş hepsi 'hepsileşmiş'.
yarına sonsuzlukla kıyaslamak sonra gidip asla geri gelmemek
sen nerden anlarsın ki sesin ses karşı aşk şiddetini.
yapma lütfen.. gitme..
gidince orospular hamile kalır, pezevenkler delikanlı.''
şimdi şehrine dön
ve mutfağında ayrılık senfonileri yarat kendine,
tabaklara doldur ve komşulara dağıt acı kaybını,
sokaklara çık ve saygıyla an sevgilini,
birahanelere git ve 'öldü o artık, beni sevmiyor!' de.
doğumgünün için..


iki kürek kemiğimin arasındaki boşluğu hediye ediyorum sana,
ne zaman uyumak istersen,
dilediğin gibi koşturabileceğin rüya tarlaları ve de.
sonra, hiçbiryerde hiç yazılmamış öyküler...
hiç unutmayacağın bir anı
ve de hiç yitirmeyeceğin küçük bir ben...
'düşle gerçeğin çarpışmadığı' hiçbiryerde doğumgünün kutlu olsun,
sakin köşem, uyku tulumum, arkadaşım, önceliğim ve daha bir çok şey...




geçen sene bugün yazılıp, sen okumadan kaldırdığım kayıt,
ben de bir sene sonrasını bekledim,
sabrın simgesiyim
sense sabırsızlığın ve düşün ve gerçekliğin,
biriciğim ve en çok sevdiğimsin.

öğretmeye çalıştığınız ne varsa yanlış öğreniyorum,
yanlış yaşıyorum ben,
yanlış yürüyorum,
yanlış gülüyorum,
yanlış seviyorum.

sabırla ve inatla sizi reddediyorum.

üzerine eğiliyor
alelade göğsünde nefesimi tutuyorum,
ne menem bir güç gösterisi!
ellerim kasıklarıma çekiliyor,
soluğun telaşlı,
gövdem gözlerinde bileniyor.

'kırmızı oda düşle!'
o esmer tenini hayal ediyorum,
ve dudaklarının bembeyaz gövdeme dökülüşünü..
sizi seveceğim bayım,
en az bir defa.
ve dudakların sırtımdaki alevi tazeliyor,
o incelikli gecelerde.

çünki koşulsuz gülümser senin gözlerin,
ve ben yırtarım geceyi omzunda.
biz hep uçlarda sevdik birbirimizi,
bir uçurumun hep iki ayrı ucunda.
geçmiş günün yazısı,

Bay Perşembe ; funny time of year (Erekte Şiir)
aramıza şehirler konuşlandıracağım,
şehirlerin kapılarını askerlerle donatacağım,
askerlerin ellerine tüfekler tutuşturacağım,
tüfeklerin içini mermilerle dolduracağım,
bana bir şehir yaklaşacak olsan,
vur! emri yağdıracağım.
'hiç kimse duymaz,
hiç kimse sormaz,
şimdi sen de yoksun yanımda.'
gözlerime yağmur yağıyor,
ben yeryüzüne sağanak.

günün yazısı,

prefrontal-lobotomia ; imgenin firarı (Prefrontal-Lobotomi)
sen,
tüm o eylem planlarını,
burada işte,
tenimde kurguladın.
yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde dünyalar olacak, haneler, yuvalar olacak,
terkedilmiş sokaklar olacak, hiç uğranmayan barlar olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde çatlamış asfaltlar olacak, mesafeler olacak,
boyaları kavlamış tabelalar olacak, devrilmiş elektrik direkleri olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde gökyüzü olacak, yıldızlar olacak, ay olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde gözlerin olacak, şiddetin olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde sözlerin olacak, şefkatin olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde güzel mi güzel kadınlar olacak.
...
ekim'lerden ekim beğen
aynı köşesinde yüzlerce genç kızın delirdiği bir sokakta yürüyorum
onca delikanlının avlusundaki ateşte tüylerini tütsüledikleri evi görüyorum
epey yaşlanmış kırmızı saçlı kadının bir odasında kızlığını kaybettiği oteli geçiyorum
birkaç orospunun yaslanarak iş bitirdikleri büyük demir kapıyı gerimde bırakıyorum
henüz misketleri ceplerinden dökülmemiş veletler ardımdan küfrediyorlar dönüp bakmıyorum
sevdasıyla birlikte aklını da yitirmiş yirmi üç yaşındaki kızın
her sabah kirli ve ıslak iç çamaşırlarını astığı iri gövdeli ağacı da geçiyorum
oyuncaklarının üzerindeki boyaların dökülen yerleri pas tutmuş parka giriyorum
tek zinciri kopmuş salıncakta sallanıyorum ve merdivenleri olmayan kaydıraktan düşüyorum
işte o sinemanın kırık sandalyeleri kırmızı plastiktendi.
belki de değil, bilemiyorum.
renkler gerçekten bu kadar önemli miydi?
üzerinde son kez seviştiğimiz çarşafın rengi buruk mavi olmasaydı eğer,
bunca kazınır mıydı dimağıma o sahneler?
ah, sen!
en berbat şairlerin üstelediği bir unutuş hikayesiydin.
işte, en tedirgin edici tarafı da bu ki;
hatırlamak seni, zulmün gölge oyunları demekti.
iki elinin baş parmaklarını birbirine kenetlemiş ve geriye kalan sekiz parmağı havada çırpınırken,
biz haber güvercini sanardık o gölgeleri,
ruhumuz bile duymazdı bir ayrılığın çığlığına bulanmış seslerini.
kısacası;
artık senin gözlerini hatırlatmıyor bana gölgelerin rengi, ne mavisi ne yeşili.
benim odam ışık almaz,
ama yan bahçedeki ağacın yaprakları üzerine dökülen güneşin aşığıyımdır.


birçok günün yazısı,

Sinek efendim! ; kreuzen99 (yüzdüşün. yüz düş'ün mü var?...)
rahmimin en ücra köşesinden çıkardım
ve sokak aralarında bıraktım seni.
aç bir kedi adını sayıkladı,
sahipsiz bir köpek yüzüne yaklaştı
ve kuyruksuz bir fare ayak parmaklarına sarıldı.
alın dedim,
onu siz sevin
sokak araları ve sahipleri.
boş bir sokağın tek kişilik kalabalığı olarak
ve kendi nüfusumu yalayarak uzaklaştım hatırandan,
dile ziyan küfürler döküldü ağzımdan
ve kırılmadan yuvarlandılar kaldırımlardan.
sokağın sonundaki merdiven boşluğundan aşşağı ittim sonra kendimi,
sol bileğimi incittim kendime sarılacakken
ve sağ dirseğimi ruhuma çarptım düşerken.



geçmiş günün yazısı,

Parpali ; Fotoğraf (Başka Türlü Bir Şey)

UYARI!



Bu blogda yayınlanmış kayıtlarda bahsi geçen kişi ve karakterlerin
tamamı hayal ürünü olup,
gerçek hayatta karşılıkları bulunmamaktadır.


günün yazısı,

hich ; nude and blued
boğazımdan ağlıyorum ben,
şöyle oluyor;
önce boğazımda bir nokta sivri topuklarla çiğnenen bir meme ucu gibi acımaya başlıyor
ve ardından yüzüm ıslanıyor.

ve şu son birkaç aydır,
artık sarılmak maksadıyla mı yoksa boğmak niyetiyle mi bilemiyorum ama;
boğazıma dolanan şu bir çift el diyorum,
bir çift kol ya da,
sahibine yahut sahibesine
en içten küfürlerimi gönderiyorum,
karakterini kişiliğini hedef alıyorum hem de, nokta atışı yapmayı planlıyorum.
günün yazısı,

emre varışlı ; osman abim evde mii - meşru ibnelik
'başka türlü bir şey, benim istediğim..'
'sonu gelmez öpüşler..'
düşününce genzimi yakan bir hatıradan farkın kalmadı,

düşündükçe renkleri koyulaşan bir hatıradan tek farkın;
bir daha gerçek olamayacak kadar yitirilmiş olman.
...

şehrim çıkarken unutulan bir anahtardır. dönmek hiçbir işe yaramaz.

şehrim kal diyor. gitme. seni benim kadar kimse unutamaz gurbette.
belki dönerim diyemiyorum. çünki belki dönmek sabahları anlamaktır.

...

çünkü ben sarhoş olmayı anladığım zaman şehrim beni ağlatmıştır

sevgilim onmaz yaralar inandırmıştır ellerime titrer dururlar boyuna
...





Kerim Akbaş (Artıklar Coğrafyası)
bana masal anlatsana baba?
artık kalbim yok ağladığımda sana
düşündüğümde seni artık kalbim yok
seni anlatırken birilerine, atmıyor kalbim
atmıyor kalbim seni gördüğümde rüyalarımda
istediğin gibi yaptım; artık kalbim yok!
küçük bir velede verdim onu, oyuncak niyetine
fırlattım attım doyursun diye karnını bir sokak köpeğine
suda sektirdim bir kiremit parçası gibi
ve bekledim batmasını
bekledim batmasını, yanan bir gemi nasıl ağlayarak denize dökülürse
...





küçük iskender


mordevrim-artık kalbim yok

''mutluluktan daha keskin acılar olabilir Elizabeth,
tıpkı dilini yakan nane şekeri gibi.
kadın olmanın coşkusu acı verebilir sana.''




dedi kadın, coşkuyla..
böyle de güzel akşam bi daha nah! bulunur,
nanik!
ulan,
hayatımda senin kadar gösterip de vermeyen bi orospu daha görmedim, hayat!
ama göreceğim ben seni,
çözeceğim belindeki kırmızı kurdeleni!
pembe, yeşil güzelim açelya,
yakışır o başka yarınlara,
çiçeklenir coşar Işılsu'yla,
kırılgandır koyu karanlıkta,
açelyalar hep hatırlatır beni, sana.
kalın bir kitabın yavaş yavaş yırtılmaya başlayan köşesinden aşağıya doğru inen,
üstüste yığılı kitapların ağırlığıyla şekillenmiş,
incelikli bir köşegen gibi,
ne yazık ahşap olmayan masanın üzerinde uzanan zarif bir toz bulutu
ve ağır kavisli sigara dumanı...

kalın kitabın ismi sızlıyor; ''sonrası kalır''..
1,2,3,4,5,6,7'de bırakıyorum kitapları saymayı
ve belki de diyorum tek tek tüm sayfaları saymalı
ve belki de tek tek tüm cümleleri
ve belki tüm kelimeleri
ve belki de tüm heceleri
ve belki tüm harfleri,
sabırla,
şefkatle,
öfkeyle,
ama ''sonrası kalır''
ve ''gözlerim sığmıyor yüzüme''.


bütün bir gece kendi kendime tekrar ettiğim gibi
ve hiç de konumuzla alakası olmayarak,
'lale devri bitti' diyorum kendi kendime,
lale devri bitti!
gözlerinin içine baktım;
kim bilir ne fırtınalar kopuyor içinde,
kim bilir ne fırtınalar dinmiyor?
ve sonra sessizce uzaklaştım aynanın önünden,
karanlık sokağı ayaklarımın altına aldım.
rüzgarın savuramayacağı kadar ağırdı saçlarım
ve üşütemeyeceği kadar soğuktu tenim.
sen; benim haklılık payımsın,
sevgilim.
ah, siz!
siz,
bencilsiniz.
siz,
körpe duyguların tacirisiniz.
siz,
kimsesizsiniz!
tüm bu şarkılar neden bunca sana benziyor, sevgilim?
''sevemedim ben bugünü, sevemedim başından
göremedim geçtiğini
yanıbaşımdan, her yanımdan.

gelemedim ben oyuna,
gelemedim yaşımdan
kovaladım sevdiğimi
yanıbaşımdan, her yanımdan.

yaşamadım ben bugünü,
yaşamadım inadımdan,
göremedim geçtiğini
yanıbaşımdan, her yanımdan.

ellerin uzanmasın
uzak dursun dedim, sakın dokunmasın,
hayal ettiklerim bana yakışmasın,
inancım yok benim.''



okuduğum bir film gibisin
sanki yazdığım bir heykel..
tabiatın açtığı yara gibisin
sanki avcumda kurumayan mürekkep!

aynı arabayı çeken iki at..
birbirinden yorgun, birbirinden bıkkın..
yıkılmış bir krallık, aşkımız..
saray yanıyor, hazine talanda..
saadetin arta kalanında
asla çift gelemeyen zarlarız biz..
telaşımız, berbat.

hangimiz
hangimizin sesinin yankısı..
hangimiz
hangimizin aynası..
hangimizden hangimize
köpürüp duruyor ki dalgalar..

tek kanıtı yok ayrılığımızın..
tek tabutu yok sevdamızın..
bugün tut elimi desem
ne seninki el artık
ne de benim elim... ansızın!

çaresiz hatırlayacağız birbirimizi
senin yüzünde karanlık bir yalnızlık süsü
benim yüzümde ise
geceyarısı aniden başlayan bir ölüm izi..

eski krallığa doğru seslenen silahlı adamların
çatık kaşları arasında doksan derece intikam denizi!




küçük iskender
yine gülümseyebilirim
ya da belki daha çok yalan söylerim,
belki bir avuç fazla ilaç
ya da esaslı bir kesiğe eşlik edebilirim soğuk tenimde,
yine ağlamaz ve sadece acıyabilirim
ya da belki daha çok ağlar ve daha çok acırım bir gece,
inkar edemeyeceğim tüm suçları işlerim
ve cezalanırım tek yürek üstünde.
bir şarkıya eşlik edecek bir acı çığlık bırakırım geride
ve belki sahiden giderim yine,
belki sahiden sesimi yitiririm ve çağıramaz olur dilim,
okumayı söker ama adını telaffuz edemez dilim,
ve belki de ben sadece giderim yine.



adını haykırdım sokaklara,
sadece bir rüyaydı.
kalabalıklara küfrettim,
sadece bir rüyaydı.
sokaklara yalvardım,
sadece bir rüyaydı.
diz çöktüm karanlıklara,
sadece bir rüyaydı.

gökyüzüne ağladım,
sadece bir rüyaydı.
yüreğimi yokladım,
sadece bir rüyaydı.


adını haykıracağım sokaklara.
çıplak bacaklarıma bakıyorum
ve adını anıyorum bir gece
izmarit dumanla buluşur gibi,
ya sen seveceksin küçük parmaklarımı
ya da buz gibi sırtı bir bıçağın.
tanrı yarattı;
ama tahmin bile edemezdi, aşkı.
bir siz vardınız,
çay içerdiniz siz, gözlerinizi bense.



biraz daha az bilirsin belki kendini
biraz daha az bilirsin
biraz daha az
işte
biraz daha çok gibi o, sende.

biraz daha az üşür belki tenin
biraz daha az üşür
biraz daha az
işte
biraz daha çok gezinmiş gibi o, bileklerinde.





kopar göğsümü,
kurut günlüğünde.
derin acı



adın eter kokulu idam gecesi
gitarın kopan teli, ilk gecede birbirine doluşan
ilk gecede birbirini kusan iki sevgili

adına cinayetler işledim, saklamıyorum
itinayla dörde böldüm hayatı
herkese kanlı bir parça düştü, herkese tufan
sıyrılıp gittin çıkardığın yangından

yüzün bir metalin eğrilmesiydi sanki
gittikçe kuruyan bir ağacın en üst dalı
yüzün hançer, yüzün annem, yüzün soytarı

cehennemden yeni çıkmış bir meleğin çığlığıydın
otopsi masasında unutulan
parçasıydın didiklenmiş bir bedenin, rahmiydin
dalağıydın, kalbiydin, sendin
eğilip öpmüştüm her bir parçanı

adın eter kokulu idam gecesi
adın derin bir acı!




Altay Öktem
Ben,
sana sığınsam ya,
göğsünde uyusam ya,
omzundan öpüp uyandırsam ya...
Güzel olurdu bence...
Daha güzelinden önce.
olmadı koynuma gir hayat,
gir ve sana bir kadın ne demekmiş göstereyim.
yorgunum,
çok.
güzel bir doğumgünü hediyesi olarak
bütün bir geceyi veriyorum kendime
ve beraberinde yağmuru,
hüznü ve huzuru
ve özgürlüğü saymıyorum bile.
'bu gece gökyüzü dantel gibi.'
korkuyorum,
çok.
gözlerindeki çocuklar misketlerini kaybetti mi
bana gelirdin uçurumlardan uzağa
güven verirdi kim bilir, sevdam sana
seni nasıl ısıttığımın şiirlerini bilirdin!

bayrakları yarıya inerdi karanlığın
acılar müebbet güzellik yerdi meze tabaklarında
sen, bir başka sevgiliydin
susuz içilen rakı sohbetlerinde gizlice!

bana gelirdin kendinden habersiz
saygı uyandırırdı kim bilir, hüznüm sende
seni nasıl özlediğimin kapıyı çalışlarını bilirdin..
şarkılarını zekice!

zaman kalırsa sevişirdik
odanın duvarları da sevişirdi sırtlarımızı onlara dönünce
hiç kromozom görmemiş insanlar gibi sarılırdık
binlerce sevap yerine geçecek bir günah sayılırdı kim bilir,
tenim teninde!
seni nasıl kuşandığımın tarihçesini bilirdin..
zulmünü şehvetle!





küçük iskender
ne söz gümüş, ne sükut altın,
küfrün canı sağolsun.
yüzümün orta yerinde duruyor,
ayak izin.
uzun süren bir yalnızlığın ardından,
güzel bir dostun yüreğinden 'gitmesen, kalsan keşke' diye bir ses duymak;
mutluluk sebebi,
güven verici.
ben yarın o nikahta sizinle birlikte evet diyemeyeceğim ama;
evet! şahidim;
kimi geceler üzerinize bir karabasan gibi çöken bu şehri,
kimi günler sizi aç bırakan bu şehri,
kimi sabahlar kapıları suratınıza çarpan bu şehri,
tüm o sevdiklerinizin sokaklarında size sırtlarını çevirdikleri bu şehri,
her harfinde bir çığlık barındıran küçük bir evet'le ardınızda bırakıp
hala gülen o yüzünüzle,
hala mutluluğa davet eden o güzel yüzünüzle
terkedip gidişinize,
mutluluğa kanat çırpışınıza,
aşkınıza,
yüreklerinizin birbirine dokunuşuna
şahidim, şahidim!

güle güle güzel insanlar,
güle güle güzel dostlar,
yüreğim hep sizinle.

bir kadın demek, bin huzur demek.
el yordamıyla sevmek değil miydi, bu benimkisi?
şimdi avuçlarım nasır, ellerim yaralı bereli.
adını benzetecek bir başka çürük bulamıyorum yüzümde.
tüm bu halsizliğimin sebebi hayat değil mi,
tüm bu heyecanımın sebebi düşlerim gibi.
kazdınız,
kazdınız,
kazdınız,
bir kör kuyuya vardınız
içimde.
urgan gibi dolandın yine boynuma, hayat.
elimden gelmiyor yaşamak.
sırtımı dağlara dayayıp sevdim seni,
sevgilim.
dağları sırtıma aldım özleminle.
bir sigara beceriyorum loş ışığı altında buharın
ve bir kelepçe gibi doluyorum nefesime dumanını,
bir küvet dolusu gözyaşı ediyor adın
ve tenimi dağlıyorum sıcağında adının.

küçücük bir oda düşlemiştik yaşamak için biz,
bu yüzdendir sığamadık birlikte şu koca hayatın içine.
bir küfür gibi yırtıyordu kulaklarımı sessizliğin.
duymayayım diye tüm bu sessizliği, duvarları kapıyordum kulaklarıma
geceye dikip gözlerimi.

ben seni sevmeyecek olsam sevgilim,
ay sökülecektir gökten.

nasıl tutkundur ay göğe,
işte öyle tutkunum gözlerine.
bunu ben demedim ki sevgilim,
yaz ortasında incecik bağ bozumu gözlerin.

gözlerin sevgilim,
gövdesinde şifa taşıyan, zarif bir neşter misali gözlerin.
sesin var ya senin,
anarşist bir aşık gibi.
sesin var ya senin,
gövdemi ayaklandıran sesin..

sesin var ya senin,
hani yağmurun gerisinden gelir gibi
hani yağmurun ta kendisi gibi.
ellerin,
ellerin tek yol haritam.
yüzün, o yüzün
bilmem kaç promil alkol, kanımda dolaşan.
orospunun çocuğu anasının göğsünden süt içmedi mi lan şerefsizler?
küfrünüze sokayım.
''kelime ona ihtiyaç duyulmadığı anda ya da istenmediği yerde susmayı bilir mi?''
sigaramı yerleştirecek bir çift dudak bulamıyorum yüzümde,
dudaklarım bir sigara izmaritinin izi gibi asılı kaldıysa yüzünde, suç kimde?
şiirlerimi yakmaktan vazgeçtim
senden sözetmeyi özlüyorum yalnızca
birbirimizi öldürmek için verdiğimiz söz, karşılıklı yemin
kimseye söylemedim
kimseye de söylemeyeceğim!
...
küfrettim sana, lanet ettim, unuttuğunu sandım çoğu kez
ama ihanet etmedim verilen söze, edilen yemine
birbirimizi tanıdığımızı kimseye söylemedim
söylemeyeceğim de kimseye!



küçük iskender
kanıma dokunuyor, gözlerin.
ellerinle silmiştin yüzümden tüm makyajı
ve gözyaşlarımla yıkamıştın parmak uçlarını.
yüreğini ayna bilmişti gözlerim
ve dualarım olmuştu kelimeler, sözlerin.
dolaşırdı ayaklarım -babam kimdi,
belki birikimler yalnızca, yalnızca itişler!
annem: o, yalnızlığım olacak!
sarhoş çocuklar gibiydim, dirilen bir ceset gibiydim
yüzümde bir gri saten bıçak!
saat bozuk gibiydim, imdat polis gibi!
saçmalayacak gibiydim
beni bir bıraksanız, ah bir bıraksanız,
ödünç bir tutku, özürlü bir rüzgar misali
dağılıp gidecek gibiydim!




küçük iskender
şarap içiyor ve şiir dinliyorum,
benden istediğin gibi.
sevgilim..

haydi birbirimize sırtımızı dönelim
ve siktir olup gidelim.
dişimle, tırnağımla seviyorum seni.
''yokluğun bir acı nefes''
kaçıralım seni buralardan dedin,
kaçıralım, git uzaklara dedin..

kendi kendime dedim,
senden' daha uzak neresi var dedim,
nereye gideyim dedim,
bilemedim..
bi sabah olsa,
sabah olsa ve gözlerine değse yüzüm..
Tanrı Bana Uğramadı Bu Gece


tanrı bana uğramadı bu gece
süt dökmüş kedilerle sarmaş dolaş uyudum
bir ara terk etmiş gibiydim bedenimi
çengilerle çalgılarla yalanlar dolanlarla
çok kalabalık dünya!
korkuyorum, ukala yastıklara gömüyorum yüzümü
kapıları kilitliyorum; perdeleri
balmumuyla yapıştırıyorum sokağa
yine de yer kalmıyor bana; çok kaba bu dünya
odam çok sıkışık, ruhum görünüyor aynada
eğri büğrü, kaotik ve beşgen şeklinde
içinde yumuşak bir yuvarlak var, içimde
yumuşak bir nesne ok atıyor kendire
içim dışım tanrılara gebe, aksi gibi
hiçbiri uğramıyor bana bu gece!
...





Altay Öktem (Dört Kırıtık Opera)

deli diyorlar bana,
desinler, değişmeyecekler,
desinler, değişmeyecekler..
ilahi bir flüt gibi kavrıyor tanrı narin bedenimi,
dudaklarını ağzıma dayıyor
ve üflüyor içime, ilahi nefesini.
buğulu bir ses yayılıyor puslu göğün ardından,
büyük bir gürültüyle ağrıyorum parmakları arasında.

beynimi yedim,
gecelerce, konuşa konuşa, öğüre öğüre, kusa kusa
beynimi yedim.

gök yerden ne kadar yukardaysa,
aklım bedenimden o kadar uzakta.

yağmayan bir yağmur, dinmeyen gök gürültüleri ve açmayan bir hava hakim tüm zihnime,
düşünmek kalıcı hasar bıraktı her yerinde.

fikrimin çok uzağında tüm hal ve hareketlerim,
uyanmak, uyanmamak, uyuyabilmek bütün üçgenim.

bakın n'olur,
çok rica ediyorum,
gürültü etmeyin.



siktir git,
düğüm tutmaz benim ipliğim.
özenle ağzımın içine yerleştirdiğim jiletle,
ancak kendi soluk borumu doğrayacak kadar beceriksiz bir öfkem var benim.
siz yine de savulun,
yüzünüze tükürebilirim.
tüm o yalnızlıkların içinde,
sen ve ben değil miydik?
ah, nerede o bıçkın duygular..
bir şiirden, bir başka şiir yazılmaz sevgilim.
bir aşktan bir yoksunluk doğurulamaz,
olmaz sevgilim; bir kadın, burada, böylece...
olmaz.
hırpalama şiirleri sevgilim,
cümlelerin bağrından koparma kelimeleri,
cümleleri olmadık sonlarla noktalama,
çünki olmaz sevgilim,
benden bir başka aşk yazılamaz, olmaz!
saçlarından tırnaklarına kadar,
gözlerinden dudaklarına kadar,
bacaklarından sırtına kadar,
her bir parçayı bozup
yeniden yerleştiriyorum kafamın içinde.
bozdukça çoğalıyor parçalar,
birleştikçe büyüyor bedenin
ve sığmıyorsun kafamın içine.
bir gün yüzünün orta yerine küfredeceğim
ve sen beni sevdiğini söyleyeceksin,
bir gün sana ayrılıktan bahsedeceğim
ama dur, öncesinde dudaklarımı keseceğim.
uzat bana jileti,
duvarımda sabırla paslanan metali uzat
çünki sana ayrılıktan bahsedeceğim
ama öncesinde doğrayacağım dilimi.
sana diyorum!
ne zamandır, ismi lazım değil organın kadar zevk alıyorsun hayattan?
sana diyorum!
bana bak,
ben susarken bana bak!
ulan o denli sevmişim
bu bana müstehak mıdır?
siktirip gidiyorum burdan,
başınızın çaresine bakın.
rakı içeceğim işte,
arabesk dinleyeceğim,
intihar edeceğim,
kıçınıza kına yakın!



küçük iskender
gördüğünün ötesine,
bildiğinin gerisine gidemiyorsan,
fikrimde zerre yer işgal etmezsin.

bilmeyenin yanında bilgili,
bilenin yanında görgülü olabilmekti;
asalet.


ve sonraları her gece,
bir ayrılığın tekrarıdır artık.

sen sen sen giderken
ben ben ben kalırken
ayak seslerinle bütün
camlar pencereler inerken
bir veda saçlarımdan tutup
beni yerlerde sürüklerken
yüzümde ne acı ne keder
sana son kez bakarken
sen sen sen giderken
bir kalp burda kalırken
bir şehri bir tekmeyle
benim üstüme yıkarken
bir dua dudaklarımdan düşüp
paramparça olurken
sen sen sen giderken
ben ben ben kalırken




Cem Adrian


ben hiçbir erkeğe
sırf sana benziyor diye
usulca sokulup
merhaba demedim.
sırtını sadece kendine dayamalı...
ve şimdi çırılçıplak uyumalı sadece
üşüyen bir gönlü sarıp sarmalamalı
hırpalamalı bedeni baştan aşağı
aşağılamalı yoksun her rüyayı

yazıyorum bir kenara
gram gram tüm o ağrıları
ve tanrım benimle boy ölçüşmekten çoktan vazgeçti
biliyor ki çok daha güçlüyüm yarattığından
artık merak etmiyorum şehrime gün nasıl doğacak.

artık tek merak ettiğim;
gün şehrine nasıl doğacak,
üşüyecek mi ellerin?


ve işte
bildiğin üzere
önce alnından öpüyorum her bir şiiri
ve sonra öldürüp bir sigara yakıyorum ardından
her bir kelimenin matemini ıslatıyorum dudaklarımla
ve gülümsemeni yırtıyorum sayfalar dolusu


Amnezifobi

...
Anason saçları
Anason saçları en çok bu saatte kafa yapardı
Ona yakışmayan tek renk rüzgardı
Sonrasını hiç hatırlamıyorum
Sonrası koynumda kurduğum tuzaklar
Sonrası birbirinden düşmeye korkan uçurumlar
...


Nur İpek Önder
(Karakalem May-Haz 09)

''Günler günleri kovalamış böylece, haftalar haftaları, aylar ayları kovalamış.
Hatta, bu günler, haftalar ve aylar şehrin öteki köşelerini terk edip birbirlerini kovalaya kovalaya gelmişler de, çeşitli şekillere bürünerek, sadece evin çevresinde gezinmeye başlamışlar.
Her yanı mavi parıltılarla kaplı geniş bir haftanın, uzaklığı insanın içine dokunan karanlık bir çınar halinde, bahçedeki çınarların ortasında aylarca uğuldadığı olmuş. Günler arasından çıkıp gelen bambaşka bir günün, bu çınarın dallarına tüneyerek yaralı bir kuş gibi haftalarca sessiz sedasız baktığı olmuş sonra. Koskoca bir ayın, eski binanın yakınlarından birkaç çocuk suretinde gülüşe gülüşe geçip gittiği olmuş. Bu kargaşa böylece devam ederken bazı günlerin hiç olmadığı olmuş hatta, bazı haftaların hiç gözükmediği, bazı ayların da ne kadar büyük bir umutla beklenirse beklensin oralara hiç gelmediği olmuş. Gelgelelim, hiç olmayan bu günler, hiç gözükmeyen bu haftalar ve hiç gelmeyen bu aylar da ne yapıp edip bir şekilde yaşanmış sanki. ''



Hasan Ali Toptaş (Uykuların Doğusu)
deşiyor yüreğimi,
kırık bir notanın en kör hecesi.
sözlerin kabalaştıkça
incelirdi dokunuşların
ve bileklerimde asılı kalırdı gözlerin.


tamamı öncesizlik bir geçmiş
ve kendi sonsuzluğunda kanayan bir şimdi

ben seni hiç sevmedim ki;
ben seni hep sevdim.
yağmur damlalarını sayıyorum sana kadar..
eşdeğeriyle yan

eşdeğeriyle yan yana yürürken
cehennem sokağında birey olmak,
ve en inceldikten sonra
ilkel sözcüklerle konuşmak seninle.

saat beş nalburları pencerelerden
madeni paralar gösteriyorlar,
yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık,
bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.

hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.



Cemal Süreya
iki kalp

iki kalp arasında en kısa yol:
birbirine uzanmış ve zaman zaman
ancak parmak uçlarıyla değebilen
iki kol.

merdivenlerin oraya koşuyorum,
beklemek gövde kazanması zamanın;
çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
bir şeyin provası yapılıyor sanki.

kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.



Cemal Süreya

kimi ömre sığmayacak kadar çok hüzün biliyorum sanki ben,
sanki çoğu yüreğe sığmayacak kadar çok yüz seviyorum ben.

sanki her gün bir başka hayatı başından sonuna yaşıyorum ben,
daha yaşanacak on yıllarca hayat barındırıyorum sanki ben.
susarken ısırdığın dudaklarından belli,
tüm yalnızlığın.

ve sen artık aynaları beğenmiyor,
yaralı gözlerde yamalı suretlerini boyuyorsun kendinin.

bir tek ruj yetiyor yüzünün tüm yorgunluğunu gizlemeye,
ve bir kalemde çiziyorsun ürkek gözlerini.




kendi göğsüme eğildim bir gün usulca,
bir gün kendi güzelliğime şaşırdım.
her bir kelime parmak izime giden yolu siliyor,
yalan!
benim hiç parmak izim olmadı,
benim, kendimi size tanıtacak hiçbir izim olmadı.

bir büyüyü ancak büyüye inanmamak bozabilirdi,

biliyordum.
insan kendine bile ömür biçemezken,
ne nafile bir çaba; bir aşka, bir sevgiye, bir dostluğa ömür biçmek.
bir tanıdık tarafından mimlendim,
'yaratıcı blog ödülü'-KİNAYE SERVİSİ-' nden teslim aldım ve 7 bloga iletmem gerekiyor,
mim öyle diyor.

devamında kendimle ilgili 7 ilginç şeyden bahsetmem isteniyor;


-en sevdiğim şarkıyı dinledim, en sevdiğim filmi izledim, en sevdiğimi iliklerime kadar içime çektim ve bundan böyle sadece yaşıyorum.

-hiç tereddüt etmiyorum.

-bir tane olmayan hiçbir şeyi sevmiyorum. 'aynı', 'benzer', 'gibi' siktirip gitti.

-büyük konuşuyorum.

ve bunlar dışında;

-gece,

-melek

-ve bizim çocuklar.



mimi ve beraberinde 'yaratıcı blog ödülü'nü teslim ettiğim 'bizim çocuklar';

emre varışlı

şu vurdumduymaza bakın dedim, herkes bana baktı.

Morpheus.

Niyobe

Sortida del Sol

Kaplumbağalar da Uçar!

kendindenkendinegöçen



şu iki bloğu, ne mim ile oyalamak ne de kendi yazıları dışında yazmaya zorlamak istemediğimden ayrıca anıyorum.

Arızalı Makine

yüzdüşüm.yüz düşün mü var? yüz düşüm vardı. ve düşmek. anlatamıyorum.



ödülün logosunu da yayınlayarak mim işine bir son veriyorum.

sevgiler.









hiç de tuhaf değil, değil mi?
insanların değiştikçe aynı kalıyor olması..
insanı hayvandan ayıran bir diğer berbat özelliği,
cinsel deneyimleri hakkında sıkılmadan konuşabiliyor olmasıdır.

ben,
yaşıyorum bazen..

ama öyle bütün,
öyle ele avuca sığmaz,
öyle bir yürek dolusu..
inanmak hiç zor olmadı,
inanmakta güçlük çektiğim zamanlarsa ne çok..
- ''daha ne kadar yaşarım bilemiyorum,
ama son nefesimi verene kadar senden vazgeçmeyeceğim.''

- ''ben susarım Baran,
sen dönene kadar.''



Eşkıya

ne şahane bir yalan,
şu yaşamak.
''hayat çok pahalı.''
kaydedilen bilgi unutulmaz,
ancak ve ancak silinir.

anladığınıza inanıyorum.


yitirdim tüm aşinalıkları, zamanım herkese, her şeye yabancı.

insanın ömrü ancak bir insanı tanımaya, bilmeye yetmez mi zaten,
sevgilim?
sanki tanıdığım tek yüz sen değil misin?

bir içim zehir.
bir bakarsın tüm o şefkatli ellerin yerinde yeller eser.
el, elliğini her yerde belli eder
çeker ve gider.
dost;
yüzüne kükreyen,
arkandan susandır.
baban ne iş yapıyor senin?

babam yok ki..?

6.5 yaşında bir çocuğa sorulmayacak soru, alınmayası cevap.
omuzlarımı öptün bu sabah,
benim dudaklarımla..
etim kemiklerimle kırıştırıyor

evet, kendimin pezevengiyim
kemiklerime pazarlıyorum etimi
kendi yatağımda hem de
bir sestir ağrı sadece,
ağır bir kelime,
ellerin kemiklerinde gözlerini içine dikmiş bakıyorsan eğer
hiçliktir tüm hissedebildiğin
bitik, solgun, karanlık bile olmayan bir hiçlik.
ağrı diriltir bedeni
çalgısıdır bedenin
kastı ise düşleredir
kastı hayaledir
düşleyemediğin ana kadar
üç beş silueti bir hayalde yan yana getiremedigin ana kadar
uykularını yitiresiye kadar
bir kelimedir ağrı
ve sonrası, hiçlik
uykusuz, düşsüz bir hiçlik..
bugün gözlerimin önünde bir kadın,
yıllar önce küçüklüğünde kendisine bir çift ayakkabı almayan adamın ayakkabıları içerisine keçe yerleştirdi, özenle.
ayakları üşüsün istemedi.

hayatta hiçbir şey karşılıklı değildi.
yüzünde görüyorum,
gece dönene kadar dövdüğün göğsün çürüklerini
ve çürüyen etlerin siyahını göz bebeklerinde,
gün dönerken mor torbalara kaldırıp gözlerine astığın hüznü
ve söz olup hafiflemeyecek ağır kırgınlıkları gülümsemende.
az beri dur sevgilim,

şöyle okkalı bir 'kim oluyordunuz?' demek istiyorum gerisine.
içlerinde suskunluklar tüketeceğim bir çift göz,
sözlerimin susacağı bir çift kulak,
yüzümü avuçlarına gömeceğim bir çift el,
avuçlarıma dökülecek birkaç tutam saç,
gözlerimi dikip dinleyeceğim bir çift dudak

bütünü
sadece sensin, sevgilim.
bakışsız bir kedi kara

gelir dalgın bir cambaz. geç saatlerin denizinden. üfler lambayı. uzanır ağladığım yanıma. danyal yalvaç için. aşağıda bir kör kadın. hısım. sayıklar bir dilde bilmediğim. göğsünde ağır bir kelebek. içinde kırık çekmeceler. içer içki üzünç teyze tavanarasında. işler gergef. insancıl okullardan kovgun. geçer sokaktan bakışsız bir kedi kara. çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. kanatları sığmamış. bağırır eskici dede. bir korsan gemisi! girmiş körfeze.



ece ayhan
bile isteye terkediyorum tüm yakınlıkları,
artık vücudumdaki benlere siz olduğunuzu söyleyemezsiniz.


tuttuğum zamanı sayamazsınız kendi dakikalarınızla,
saatleriniz kadar kısalmayacak günlerim.




'hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir?'

ece ayhan
gir ve bir bak içeri
sandığın kadar sıkı değil iç çamaşırımın lastiği
görüp görebileceğin bir çukurdur belki vücudumun orta yerine oyulan
ama sanma ki ıslatabilirim seni
çekinme gir ve bir bak içeri
ama oldukça zaman oldu
müstehcenliğe gömeli mahremimi
görüp görebileceğin alelade bir çukurdur bedenimden içeri
ve ayağını kaydırabilecek kadar ıslaktır zemini
meşru hiçbir tarafı yoktu seni sevmenin,
ellerin bedeninde gezinmesinin
ve kasıklarına çarpması nefesimin

abdestsiz secdeye varmasıydı yüzümün
ve tanrının tokadıydı adın

çünkü sonunda asılmak olmalıydı
fermanlarla yasaklanmalıydı

ibret-i alem için sokaklarda vurulmak olmalıydı çünkü sonunda

ve sonunda azaplar içinde boğulmalıydı bedenim
günahların en büyüğü olmalıydı

seni sevmek olmalıydı

Tam olarak şöyle yazıyor düşlerin eşiğinde;

Siktir git!
Sadece O, içeri adım atabilir.
ay düşlerim kadar,
düşlerim dolunay.
seni ne kadar sevsem,
az.
duvarların dili olsa,
onlar da susardı.
ağlamak isterken haykırışa dönüşüyor sesim,
bağırıyorum, daha çok
yüreğimin sesi elbet bu kadarı değil.
gözümün önünden silinmeyen sahneler,
acı çığlık tadı bırakıyor damağımda.
hafızam inadına daha gerçek hatırlıyor,
yaşanılandan daha parlak sahneler
ve hissedildiğinden daha keskin acı
her yinelenişinde hatıranın.
şakaklarımda biten kızgınlık
alnımdan süzülen ateş
ve gözyaşının dindiremediği bir hararetin
boğucu sıcağında nefes almak kadar yorucu.
her canlı bir gün haksızlığı tadacaktır.

ne yazık,
o ana kadar başkalarının haksızlıklarıyla avunacaktır.
cebimde taşıyorum seni,
avuç içi kadar boncuklarla bezeli bir aynasın.
sana bakıyorum, kendimi görüyorum.
ancak aynada karşılaşıyor yüzümüz
karşılaştığımız kendimiz.
sana bakıyorum, kendimi görüyorum,
gökyüzüne çeviriyorum, gökyüzünü,
ağaca suya çeviriyorum, ağacı suyu.

ve durduğun yeri odağı biliyorum aynanın,
odağın üstüne gelirsem ne seni ne de kendimi göremeyeceğimi,
iki odak arası mesafeden suretlerini yaşattığımızı birbirimizin.



senin için uzaktaki can..
böyle hayatın üslubunu sikerim.
''Beni bağışlamayacak birini arıyorum/istiyorum,'' dedi çocukbilge, bakışları mutlulukla ve neşeyle dopdolu gülerek. Gözlerinden aydınlık fışkırıyordu. Sonra ekledi, ''Geçmişinde çok çok sevdiğin, ama artık görmediğin üç kişiyi bana söyle. Evet seç ve söyle. Çok zor değil mi?'' diye ilave etti. Biraz sustuktan sonra konuşmasına şöyle devam etti. ''Evet, ben onu seviyorum ama onun bana susmayı, yani konuşmamayı öğretmesinden korkuyorum. Kimi zaman kendinden nefret etmeyi öğrenmek istiyor, neden kendine böyle bir fırsat veriyor anlamıyorum?''

Dokuz Öpüşen Balık
Çocukbilge o gün çok neşeliydi. Şunları anlattı etrafında dikkatle onu dinleyen yabancı yolculara: ''Hiçbir zaman tek başına bir 'yalan' görmedim; mutlaka iki ve ikiden fazla oluyor yalanlar. Yalan ya da yalanlar yalnız yaşayamaz.''...

Dokuz Öpüşen Balık
dün durur olduğu yerde,
yarın kendini tekrar eder,
gün uzanır;
dünden düşemez, yarına yetişemez.

dün düşündüm, bugün yürüyorum, yarın yanına varacağım.
küfür ile çıplaklığın terbiyeye kusur getirmeyeceğini biliriz efendim,
yeter olsun ki; bir başkasının çıplaklığına küfretmeyelim
yahut bir başkasının çıplaklığını kendimize küfür bilmeyelim.
nedir bu odaya yağan yağmur böyle,
köşelerinde büyüdükçe bu yatak,
neden ıslak?
ağlamış mıydım yoksa
ama az kaldı
yağmur suçu üstüne alacak.
annemin kızıyım ben bugün yine,
ağlamasın diye makyaj yapardı kendine.
fakat hangi yüz,
geçtiğimiz güz,
yüzü tanınmayacak halde terkedilen kız?
günah besliyor yatağın orta yerleri,
tasalanma köşelere çekilip uyuyorum ben yine.
uyuyamazken ise,
sırtımı dönüyorum gölgeme ters köşede.



dinle bak şimdi
hiçbir şair söylememiştir bu sözleri
ben de diyemedim onlar gibi
kursağımda asılı kaldın bir şiir gibi
halbuki ilk defa
ilk defa bir şiir eksiksiz yazılacaktı

egonuz açık kalmış, çirkinliğiniz görünüyor.
tenha akşamlarına ıssız bir öpüş kadar uzak,
düş değil ve fakat gerçek olmayacak.
soluğunu tutar gibi
parmak ucunda yaklaşır,
bir göz aralığından yoklayıp
dolu bir nefeste üflenen toz gibi uzaklaşmak.

usul bir gülümseme bırak köşeye, gecesinde gelip öpeceğim.
bitmemiş her sevişme,
paslı bir iğne gibi
doğrudan
doğrudan kalbe yürür...

söz bitimi gibidir
odanın her köşesi,
bir kuşatma büyütür...

Ah Mabel...
gördüm, duydum, söylemedim.

üç maymun
insan eli değdi bedenime; kanadı,
pişman değilim.

insan eli değdi hayatıma; acıdı,
pişmanım.
ve ben en çok kendimi seviyorum yine;

bir başka zaman tadamayacağım sabrını gençliğimin
ve acılarıyla oynaşan taraflarımı,
kendini kutsayan parmaklarımı seviyorum
ve boğulurcasına içine battığım huzurumu,

aşk yoğuruyorum kendi kendime.
sezdirmeden bakışlarında çırpınmak tüm sakinliğimle,

ve bugün yüzüne düşmesi gölgemin;
duymak için çırpınırken,
lal kesilmesi gibiydi tüm seslerin,
zamansız.
sen hüzünlenirdin
ve ben insanlığıma bakmadan kafa tutardım yeryüzüne.
sen mutluluğa bulaş
çekinmez kendimi sunardım tanrıya, şükranlarımla.
kaçmak istesen,
durmaz yol olurdum önünde.
sessizliği arzulasan,
kendi ellerimle söker sustururdum yüreğimi.

tanrının eli göğsümde,
bekliyorum şimdi, sen demeni.
gidelim annecim,
böyle olmayan bir yere gidelim,
böyle hissetmeyeceğimiz bir yere.
sen varsan böyle bir yer mümkün,
hadi gidelim annecim.
yoksun,
omuzlarım açık kalmış yine.
güzel sabah seni düşünmek için;
öylece uzanmışız yanyana,
ben gözlerinin tadına bakıyorum
içimi yokluyorsun sen ise.
kulaklarından öpüyorum senin gibi işitmek için,
seni özledim diyen ağzımı öpüyorsun sen de.
dokundukça sırtına, yollar yürüyorum yanındayken bile,
sırtımda uzadıkça parmakların kısaldıkça kısalıyor mesafeler ise.
yanımda olmadığın günleri toplayıp çıkartıyorum birlikteliklerimizden,
artıyor azalıyor umursamıyorum,
mutlak değerini alıp çarpıyorum seninle,
böylelikle sonsuza uzuyor.
güzel sabah seni düşlemek için.

sınır zorlaması ve bedene uyarlanabilen sanat, muhteşem.

margaret durow
benhayattayken
yarım yamalak, peltek ağzıyla kestane demesi ne de güzeldir bir çocuğun,
ve ayak bastığın her kaldırımı aşkla yürümek,
şehrine sarılmak,
havayı öpmek
ve hissedebildiğin her şey için şükretmek.
annenin rahmi bile kusmuşken seni,
ben içimde büyütmek için sevişiyordum.
anlamıyorsun beni değil mi?
ne istediğimi biliyor
ama ne düşündüğümü çözemiyorsun, öyle mi?
çünki şöyle söyleyeyim,
kafam da oram gibi çalışmıyor benim,
teklemiyor kafam ayıp yerlerim gibi.