kurusıkı sevişmek,
zarar ziyan.

sevişiyorsan ağzına kadar doldurup hakiki bir namluyu
dayayacaksın göğsünün orta yerine.
aşığım ulan!
ruhumu buruşturup atan,
ayaklarımın altına almaya kıyamadığım şu şehre aşığım!
kafam karışık ulan!
bu şehirde rüzgar hangi yönden esiyor!?
burası ankara ulan!
burdan çıkış yok.
'ama sen şeker kokarsın anne
sırtıma değersin anne
kelebekler ölürken anne
pencereler kırılır anne
kahveli göğsüne düşerim anne'
ne yetişeceğin ne yakalayacağın bir ben kaldı geriye
çakmağınız ilk seferde hiç yanmadığında
ve bir vücudu hiç sığınmak için değil hep savunmak için sevdiğinizde
ve şiirler hep tekerinize çomak soktuğunda
ve sevgiliniz sizi hep terkettiğinde
ve zaman hep aleyhinize aktığında
ve gerçeğiniz hep hayalinize ters düştüğünde,
beni hep iyi hatırlayın.
günün yazısı,

Kerim Akbaş ; Artıklar Coğrafyası



''sevgilim beni unutmuşsa bu benim hatamdır kabullendim sevgili kaldırım,
gökyüzüyle acının ne kadar alakası varsa yorulan da olur yorulmayan da...
sevgili olmak da güzeldi demişti dün içtiğimiz yerde çocuğun biri, sevgili olmak da güzel. sev...gilimin sevgilisi şehrime şehrim derse, sistem de bana mı şehrim diyecek,
yüzüm kocaman bir inkar.
hiçbir şeyi hak etmeyen bir mahlukat gibi duruyor orda ünlü insan heykelleri, çok acı.
insanlar önünde fotoğraf çektirip duruyor.
insanlar hala siyasetten ve ülkelerin düzelebileceğinden bahsediyor.
umut satılmıyor sokaklarda.
İYİ MİSİN DİYENLER, NASILSIN DEMEDEN;
şiirmiş romanmış hikayeymiş şarkıymış sevdaymış falan filan bunlar böyle işte.
bir insanın iş yerindeki son günü gibi bir duygu,
emekliliğe ayrılan bir insanın, masasına son bir kere bakması ne derece rasyonelse beni yargılayan kaldırımlara tek tek balyoz insin derse insan bu bir aralık ah'ıdır.
insan beyinleri durmadan sikiliyor. insanlar durmadan birilerini arzu ediyor.
mastürbasyon üzerine kurulu hayallerde arka fondaki şarkılar teker teker cinayet sebebi.
yıldırım demirören, bi siktir git amına koyayım ya! orda bir kerim akbaş var''


öylesine çelimsiz gece,
bir ıslığımla devrildin.
mevzu ağır, abiler.
mevzu çok ağır.
hiç rahatsız olmayın bayım,
gözlerinize bakıp çıkacağım.
siz masumane biranızı yudumlarken bayım,
ben bütün bir sarhoşlukta dolanırım.
boğuluyorum,
basit bir yazgının ışıl ışıl parlayan sonsuzluğu karşısında boğuluyorum.



siz gelirken ben gidiyordum,
ah hayat hep tam tersi.
nasılsın? diye sorma bana sevgili!
yine ellerim üşüyor,
yine dudaklarım çatlıyor
ve yine kemiklerim ağrıyor.

eksiğim nedir diye sor bana sevgili,
gediğim nedir diye sor,
sebebini sor sevgili,
endişenin, hüznün, delirmişliğin sebebini.

bana cevabı 'sen' olan sorular sor sevgili.
yalnızlığıdır bir kadının güzelliğini gösteren,
yalnızlığıdır en güzel süsü.
elime bir sigara dudaklarıma bir şiir tutuşturun
ve siktir olup gidin.
''bu gece alkolle sabahla;
ona de ki: ben kanıma kırmızı rengi veren kişiyi kaybettim.

bu gece hüzünle sabahla,
ona de ki: ben bedendeki mıknatısın büyüsünü bozdum.

bu gece iğrenç bir korku filmiyle sabahla;
ona de ki: kabuslarımın orta yerindeki tek güzel mabedin kapısına sıçtım.

bu gece imla kurallarına uyulmuş edebi bir intihar mektubu ile sabahla;
ona de ki: farkındayım, ölsem, cesedimi teşhis edebilecek tek insan odur
...''






küçük iskender
758 gün devirmiş ayrılık
ve yüzün yüzüme son değeli 217 gün geçmiş.


rezil bir ömrün kepazesiyim şimdi,
sevgili.
''yüzüne kapanıp ağlamak vardı,
oysa ben seni bulmaya geldim
...''
ve ben, sen yanımdayken
şarkıların güzelliğine tahammül edemem,
sessizlik doldursun isterim gözlerimi.

ve sen yanımdayken, ben
pencerenden ışığın vurmasına tahammül edemem,
ellerin aydınlatsın isterim gecemi.

ve seninle yanyanayken, ben
kendime tahammül edemem,
yırtıp at isterim güzelliğimi.




ben bu şehre yalnızlığımı emanet ettim,
bir meydan, bir park, bir cadde
bakarız başımızın çaresine.

Sevgili Yasemin Şahin tarafından mimlendim,

Öncesinde kitaplığımdan bir kitap seçmem
ve ardından kitabın 55. sayfasına gidip bir paragraf seçmem gerekiyor.


Benim kitabım 'Sonrası Kalır',
pek tabii Edip Cansever,

kitabın 55. sayfasında ise şu şiir yer alıyor;


''bakın bakın bakın
döşeklere yaz kokuları sinmiş duydunuz mu
bilir bilmez ötüşleri var toprağın içinizde
kim demiş tabiatta düzen var diye
aç bir kedi duvara sürtünüyor onu da görün
atın kendinizi çalgıların çağanların içine
uygarlığı insan işlerini bilginler düşünsün

ardarda betikler yazsınlar size ne
böyle yaşıyacaksınız işte söz yok
ölümsüz bir çiçek sofranızda
yaz güneşi pembeden kırmızıya kırmızıdan pembeye
kapılar pencereler tabiatla oynaşacak

bu düzen size insanlığınızı unutturacak''


böyle fırtınalı, böyle yağmurlu bir gecede,
mevsim içinde mevsim yaşatıyor yine Cansever şiiri.
insan hallerinin böyle betimlendiğini bir başka şiirde bunca duyumsamadım ben,
Cansever şiirinde olduğu gibi.

''bu düzen size insanlığınızı unutturacak''
diye yineliyorum ve mimi çok sevgili üç bloga paslıyorum;


şu vurdumduymaza bakın dedim, herkes bana baktı.

''üvercinka''

Niyobe


mime dair ayrıntılar ve kurallar burada,



sevgiler.


sus pus işlenmiş bir cinayet kadar ıssızım yokluğunda ve sen gidişinin bilmem kaçıncı yıldönümünde attığın naraların yasını tutarken gövdem sesinin yankısını arzuluyor kapalı kapılar ardında ve yatağının sessizliğini özlüyorum dün gibi ve soğukluğunu arıyorum teninin yetim bırakılmış bir kış gecesinde çünki sen gideli mevsimler sık değişti ve sen gelmeyeli hiçbir mevsim hüznüme denk düşmedi kim bilir günün birinde ben o şehri küfürler eşliğinde yakarsam ve talan edersem eğreti denizleri ve bir allahın kulu da çıkıp diyemezse bana dur yazıktır bunca ızdıraba ve bir saniye düşünmeden atıverirsem kendimi dehşetin ortasına ve tek ümidimse seni yaralı kurtarmak bu yangından yine de bilsem yüzüne bakmayacağını bu şehrin göz göre göre
...
şimdi diyeceğim odur ki;
bizim sevdamızda teklif yok,
ısrar var.
aynı yatakta ölelim,
bizden başka kimse gözyaşı dökmez bir kelebeğin ölümüne.
günün yazısı,

Wereyda ; ''uzanır ağladığım yanıma'' (Ev)



''hepitopu gitmekti.
kişisel tarihlere palazlanarak eklemlenen kriminal inzivalarla;
'uzaklık bakımından uzak' olmak.
benden ne vakit benden bir şeyler gitse
(vücut çalımlarımla şık ayak hareketlerim gittiler) kalben acı duyuyorum.
yumruk büyüklüğünde bir bungunluk. sonra geçiyor.
unutuyorum, görmüyorum, bilmiyorum, saymıyorum.
kendinizi keman sanmanızı sağlayan insanı da unutabiliyorsunuz,
aslında bigane bir odun olduğunuzu hatırlatan insanı da.
ne yüzü kalıyor, ne sesi, ne kokusu.
iz yok. yalnız sen ve o: şimdi 'biz' yok.

boş koy. yayvan ağızlardan dökülen her cümleyi hayra yor.
bana general gibi gülümse, kağıt önünde, imzayı at, mührü bas, sırıtmadan yolla;
kuralına uyduğum oyunları kaybetmesini iyi bilirim ben.
kendine de bir içki koy, eskidendi, güzel içerdin sen.
'başka türlü bir şey,
benim istediğim.'
sigarayı bırakır gibi bıraktım otogarda ellerini,
şaşkınlık vardı gözlerinde insanların ve hayret.
bilirsin işte,
eski bir şiiri her defasında ilk kez okur gibi.

sigarayı bırakır gibi bıraktım otogarda ellerini,
son nefesine kadar içilmiş birer izmarit kadar solgundular.


ben bu şehri beş kuruşsuz,
ben bu şehri meteliksiz sevdim!


''avucumda yatırcam seni,
minik perim benim..''


rengarenk bir arkadaşım var benim,
'hayal kur' der bana,
'hayal kur, renklerini ben vereceğim'..

geçmiş günün yazısı,

TAKO ; Aç Kırmızısının Aşk Köpeklerinde Deprem Kanı



''böyle işte! bu olmalı. bundan ötesi yooook.
yılanlar bile buna boyun eğer.
eski bir rüyayı hiçbir şeye değiştiremem. geçen zamana bile.
boşalıyor hayat üzerimize.
çok zoruma gidiyor bazen ama olmuyor işte devam ediyorsun.
akıyor pisliğin kahpe bir banyonun kırmızı anında,
karşında bir insan var sende olan şey onda yok.
bu mudur açlık? hayır aşklık? hayır hayır deprem!

sikerim böyle işi be kahve, herkes yalancı, yalandı, yalanmışlar.
küfür çok mu kötü birşey?
'küfür, ruhun cilasıdır' öyle diyor üstad.
bazen tek bir kişi için bütün insanları karşına alırsın. böyle birşey..
köpek, köpek, köpek sanmıyorum hayat böyle olsun.
hepsi orospu hepsi çürümüş hepsi ağlamış hepsi köpekleşmiş hepsi 'hepsileşmiş'.
yarına sonsuzlukla kıyaslamak sonra gidip asla geri gelmemek
sen nerden anlarsın ki sesin ses karşı aşk şiddetini.
yapma lütfen.. gitme..
gidince orospular hamile kalır, pezevenkler delikanlı.''
şimdi şehrine dön
ve mutfağında ayrılık senfonileri yarat kendine,
tabaklara doldur ve komşulara dağıt acı kaybını,
sokaklara çık ve saygıyla an sevgilini,
birahanelere git ve 'öldü o artık, beni sevmiyor!' de.
doğumgünün için..


iki kürek kemiğimin arasındaki boşluğu hediye ediyorum sana,
ne zaman uyumak istersen,
dilediğin gibi koşturabileceğin rüya tarlaları ve de.
sonra, hiçbiryerde hiç yazılmamış öyküler...
hiç unutmayacağın bir anı
ve de hiç yitirmeyeceğin küçük bir ben...
'düşle gerçeğin çarpışmadığı' hiçbiryerde doğumgünün kutlu olsun,
sakin köşem, uyku tulumum, arkadaşım, önceliğim ve daha bir çok şey...




geçen sene bugün yazılıp, sen okumadan kaldırdığım kayıt,
ben de bir sene sonrasını bekledim,
sabrın simgesiyim
sense sabırsızlığın ve düşün ve gerçekliğin,
biriciğim ve en çok sevdiğimsin.

öğretmeye çalıştığınız ne varsa yanlış öğreniyorum,
yanlış yaşıyorum ben,
yanlış yürüyorum,
yanlış gülüyorum,
yanlış seviyorum.

sabırla ve inatla sizi reddediyorum.

üzerine eğiliyor
alelade göğsünde nefesimi tutuyorum,
ne menem bir güç gösterisi!
ellerim kasıklarıma çekiliyor,
soluğun telaşlı,
gövdem gözlerinde bileniyor.

'kırmızı oda düşle!'
o esmer tenini hayal ediyorum,
ve dudaklarının bembeyaz gövdeme dökülüşünü..
sizi seveceğim bayım,
en az bir defa.
ve dudakların sırtımdaki alevi tazeliyor,
o incelikli gecelerde.

çünki koşulsuz gülümser senin gözlerin,
ve ben yırtarım geceyi omzunda.
biz hep uçlarda sevdik birbirimizi,
bir uçurumun hep iki ayrı ucunda.
geçmiş günün yazısı,

Bay Perşembe ; funny time of year (Erekte Şiir)
aramıza şehirler konuşlandıracağım,
şehirlerin kapılarını askerlerle donatacağım,
askerlerin ellerine tüfekler tutuşturacağım,
tüfeklerin içini mermilerle dolduracağım,
bana bir şehir yaklaşacak olsan,
vur! emri yağdıracağım.
'hiç kimse duymaz,
hiç kimse sormaz,
şimdi sen de yoksun yanımda.'
gözlerime yağmur yağıyor,
ben yeryüzüne sağanak.

günün yazısı,

prefrontal-lobotomia ; imgenin firarı (Prefrontal-Lobotomi)
sen,
tüm o eylem planlarını,
burada işte,
tenimde kurguladın.
yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde dünyalar olacak, haneler, yuvalar olacak,
terkedilmiş sokaklar olacak, hiç uğranmayan barlar olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde çatlamış asfaltlar olacak, mesafeler olacak,
boyaları kavlamış tabelalar olacak, devrilmiş elektrik direkleri olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde gökyüzü olacak, yıldızlar olacak, ay olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde gözlerin olacak, şiddetin olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde sözlerin olacak, şefkatin olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde güzel mi güzel kadınlar olacak.
günün yazısı,

Kerim Akbaş ; Artıklar Coğrafyası
...
ekim'lerden ekim beğen
aynı köşesinde yüzlerce genç kızın delirdiği bir sokakta yürüyorum
onca delikanlının avlusundaki ateşte tüylerini tütsüledikleri evi görüyorum
epey yaşlanmış kırmızı saçlı kadının bir odasında kızlığını kaybettiği oteli geçiyorum
birkaç orospunun yaslanarak iş bitirdikleri büyük demir kapıyı gerimde bırakıyorum
henüz misketleri ceplerinden dökülmemiş veletler ardımdan küfrediyorlar dönüp bakmıyorum
sevdasıyla birlikte aklını da yitirmiş yirmi üç yaşındaki kızın
her sabah kirli ve ıslak iç çamaşırlarını astığı iri gövdeli ağacı da geçiyorum
oyuncaklarının üzerindeki boyaların dökülen yerleri pas tutmuş parka giriyorum
tek zinciri kopmuş salıncakta sallanıyorum ve merdivenleri olmayan kaydıraktan düşüyorum
işte o sinemanın kırık sandalyeleri kırmızı plastiktendi.
belki de değil, bilemiyorum.
renkler gerçekten bu kadar önemli miydi?
üzerinde son kez seviştiğimiz çarşafın rengi buruk mavi olmasaydı eğer,
bunca kazınır mıydı dimağıma o sahneler?
ah, sen!
en berbat şairlerin üstelediği bir unutuş hikayesiydin.
işte, en tedirgin edici tarafı da bu ki;
hatırlamak seni, zulmün gölge oyunları demekti.
iki elinin baş parmaklarını birbirine kenetlemiş ve geriye kalan sekiz parmağı havada çırpınırken,
biz haber güvercini sanardık o gölgeleri,
ruhumuz bile duymazdı bir ayrılığın çığlığına bulanmış seslerini.
kısacası;
artık senin gözlerini hatırlatmıyor bana gölgelerin rengi, ne mavisi ne yeşili.
benim odam ışık almaz,
ama yan bahçedeki ağacın yaprakları üzerine dökülen güneşin aşığıyımdır.


birçok günün yazısı,

Sinek efendim! ; kreuzen99 (yüzdüşün. yüz düş'ün mü var?...)
rahmimin en ücra köşesinden çıkardım
ve sokak aralarında bıraktım seni.
aç bir kedi adını sayıkladı,
sahipsiz bir köpek yüzüne yaklaştı
ve kuyruksuz bir fare ayak parmaklarına sarıldı.
alın dedim,
onu siz sevin
sokak araları ve sahipleri.
boş bir sokağın tek kişilik kalabalığı olarak
ve kendi nüfusumu yalayarak uzaklaştım hatırandan,
dile ziyan küfürler döküldü ağzımdan
ve kırılmadan yuvarlandılar kaldırımlardan.
sokağın sonundaki merdiven boşluğundan aşşağı ittim sonra kendimi,
sol bileğimi incittim kendime sarılacakken
ve sağ dirseğimi ruhuma çarptım düşerken.



geçmiş günün yazısı,

Parpali ; Fotoğraf (Başka Türlü Bir Şey)

UYARI!



Bu blogda yayınlanmış kayıtlarda bahsi geçen kişi ve karakterlerin
tamamı hayal ürünü olup,
gerçek hayatta karşılıkları bulunmamaktadır.


günün yazısı,

hich ; nude and blued
boğazımdan ağlıyorum ben,
şöyle oluyor;
önce boğazımda bir nokta sivri topuklarla çiğnenen bir meme ucu gibi acımaya başlıyor
ve ardından yüzüm ıslanıyor.

ve şu son birkaç aydır,
artık sarılmak maksadıyla mı yoksa boğmak niyetiyle mi bilemiyorum ama;
boğazıma dolanan şu bir çift el diyorum,
bir çift kol ya da,
sahibine yahut sahibesine
en içten küfürlerimi gönderiyorum,
karakterini kişiliğini hedef alıyorum hem de, nokta atışı yapmayı planlıyorum.
günün yazısı,

emre varışlı ; osman abim evde mii - meşru ibnelik
'başka türlü bir şey, benim istediğim..'
'sonu gelmez öpüşler..'
düşününce genzimi yakan bir hatıradan farkın kalmadı,

düşündükçe renkleri koyulaşan bir hatıradan tek farkın;
bir daha gerçek olamayacak kadar yitirilmiş olman.
...

şehrim çıkarken unutulan bir anahtardır. dönmek hiçbir işe yaramaz.

şehrim kal diyor. gitme. seni benim kadar kimse unutamaz gurbette.
belki dönerim diyemiyorum. çünki belki dönmek sabahları anlamaktır.

...

çünkü ben sarhoş olmayı anladığım zaman şehrim beni ağlatmıştır

sevgilim onmaz yaralar inandırmıştır ellerime titrer dururlar boyuna
...





Kerim Akbaş (Artıklar Coğrafyası)
bana masal anlatsana baba?
artık kalbim yok ağladığımda sana
düşündüğümde seni artık kalbim yok
seni anlatırken birilerine, atmıyor kalbim
atmıyor kalbim seni gördüğümde rüyalarımda
istediğin gibi yaptım; artık kalbim yok!
küçük bir velede verdim onu, oyuncak niyetine
fırlattım attım doyursun diye karnını bir sokak köpeğine
suda sektirdim bir kiremit parçası gibi
ve bekledim batmasını
bekledim batmasını, yanan bir gemi nasıl ağlayarak denize dökülürse
...





küçük iskender


mordevrim-artık kalbim yok

''mutluluktan daha keskin acılar olabilir Elizabeth,
tıpkı dilini yakan nane şekeri gibi.
kadın olmanın coşkusu acı verebilir sana.''




dedi kadın, coşkuyla..
böyle de güzel akşam bi daha nah! bulunur,
nanik!
ulan,
hayatımda senin kadar gösterip de vermeyen bi orospu daha görmedim, hayat!
ama göreceğim ben seni,
çözeceğim belindeki kırmızı kurdeleni!
pembe, yeşil güzelim açelya,
yakışır o başka yarınlara,
çiçeklenir coşar Işılsu'yla,
kırılgandır koyu karanlıkta,
açelyalar hep hatırlatır beni, sana.
kalın bir kitabın yavaş yavaş yırtılmaya başlayan köşesinden aşağıya doğru inen,
üstüste yığılı kitapların ağırlığıyla şekillenmiş,
incelikli bir köşegen gibi,
ne yazık ahşap olmayan masanın üzerinde uzanan zarif bir toz bulutu
ve ağır kavisli sigara dumanı...

kalın kitabın ismi sızlıyor; ''sonrası kalır''..
1,2,3,4,5,6,7'de bırakıyorum kitapları saymayı
ve belki de diyorum tek tek tüm sayfaları saymalı
ve belki de tek tek tüm cümleleri
ve belki tüm kelimeleri
ve belki de tüm heceleri
ve belki tüm harfleri,
sabırla,
şefkatle,
öfkeyle,
ama ''sonrası kalır''
ve ''gözlerim sığmıyor yüzüme''.


bütün bir gece kendi kendime tekrar ettiğim gibi
ve hiç de konumuzla alakası olmayarak,
'lale devri bitti' diyorum kendi kendime,
lale devri bitti!
gözlerinin içine baktım;
kim bilir ne fırtınalar kopuyor içinde,
kim bilir ne fırtınalar dinmiyor?
ve sonra sessizce uzaklaştım aynanın önünden,
karanlık sokağı ayaklarımın altına aldım.
rüzgarın savuramayacağı kadar ağırdı saçlarım
ve üşütemeyeceği kadar soğuktu tenim.
sen; benim haklılık payımsın,
sevgilim.
ah, siz!
siz,
bencilsiniz.
siz,
körpe duyguların tacirisiniz.
siz,
kimsesizsiniz!
tüm bu şarkılar neden bunca sana benziyor, sevgilim?
''sevemedim ben bugünü, sevemedim başından
göremedim geçtiğini
yanıbaşımdan, her yanımdan.

gelemedim ben oyuna,
gelemedim yaşımdan
kovaladım sevdiğimi
yanıbaşımdan, her yanımdan.

yaşamadım ben bugünü,
yaşamadım inadımdan,
göremedim geçtiğini
yanıbaşımdan, her yanımdan.

ellerin uzanmasın
uzak dursun dedim, sakın dokunmasın,
hayal ettiklerim bana yakışmasın,
inancım yok benim.''



okuduğum bir film gibisin
sanki yazdığım bir heykel..
tabiatın açtığı yara gibisin
sanki avcumda kurumayan mürekkep!

aynı arabayı çeken iki at..
birbirinden yorgun, birbirinden bıkkın..
yıkılmış bir krallık, aşkımız..
saray yanıyor, hazine talanda..
saadetin arta kalanında
asla çift gelemeyen zarlarız biz..
telaşımız, berbat.

hangimiz
hangimizin sesinin yankısı..
hangimiz
hangimizin aynası..
hangimizden hangimize
köpürüp duruyor ki dalgalar..

tek kanıtı yok ayrılığımızın..
tek tabutu yok sevdamızın..
bugün tut elimi desem
ne seninki el artık
ne de benim elim... ansızın!

çaresiz hatırlayacağız birbirimizi
senin yüzünde karanlık bir yalnızlık süsü
benim yüzümde ise
geceyarısı aniden başlayan bir ölüm izi..

eski krallığa doğru seslenen silahlı adamların
çatık kaşları arasında doksan derece intikam denizi!




küçük iskender
yine gülümseyebilirim
ya da belki daha çok yalan söylerim,
belki bir avuç fazla ilaç
ya da esaslı bir kesiğe eşlik edebilirim soğuk tenimde,
yine ağlamaz ve sadece acıyabilirim
ya da belki daha çok ağlar ve daha çok acırım bir gece,
inkar edemeyeceğim tüm suçları işlerim
ve cezalanırım tek yürek üstünde.
bir şarkıya eşlik edecek bir acı çığlık bırakırım geride
ve belki sahiden giderim yine,
belki sahiden sesimi yitiririm ve çağıramaz olur dilim,
okumayı söker ama adını telaffuz edemez dilim,
ve belki de ben sadece giderim yine.



adını haykırdım sokaklara,
sadece bir rüyaydı.
kalabalıklara küfrettim,
sadece bir rüyaydı.
sokaklara yalvardım,
sadece bir rüyaydı.
diz çöktüm karanlıklara,
sadece bir rüyaydı.

gökyüzüne ağladım,
sadece bir rüyaydı.
yüreğimi yokladım,
sadece bir rüyaydı.


adını haykıracağım sokaklara.
çıplak bacaklarıma bakıyorum
ve adını anıyorum bir gece
izmarit dumanla buluşur gibi,
ya sen seveceksin küçük parmaklarımı
ya da buz gibi sırtı bir bıçağın.
tanrı yarattı;
ama tahmin bile edemezdi, aşkı.
bir siz vardınız,
çay içerdiniz siz, gözlerinizi bense.



biraz daha az bilirsin belki kendini
biraz daha az bilirsin
biraz daha az
işte
biraz daha çok gibi o, sende.

biraz daha az üşür belki tenin
biraz daha az üşür
biraz daha az
işte
biraz daha çok gezinmiş gibi o, bileklerinde.





kopar göğsümü,
kurut günlüğünde.
derin acı



adın eter kokulu idam gecesi
gitarın kopan teli, ilk gecede birbirine doluşan
ilk gecede birbirini kusan iki sevgili

adına cinayetler işledim, saklamıyorum
itinayla dörde böldüm hayatı
herkese kanlı bir parça düştü, herkese tufan
sıyrılıp gittin çıkardığın yangından

yüzün bir metalin eğrilmesiydi sanki
gittikçe kuruyan bir ağacın en üst dalı
yüzün hançer, yüzün annem, yüzün soytarı

cehennemden yeni çıkmış bir meleğin çığlığıydın
otopsi masasında unutulan
parçasıydın didiklenmiş bir bedenin, rahmiydin
dalağıydın, kalbiydin, sendin
eğilip öpmüştüm her bir parçanı

adın eter kokulu idam gecesi
adın derin bir acı!




Altay Öktem
Ben,
sana sığınsam ya,
göğsünde uyusam ya,
omzundan öpüp uyandırsam ya...
Güzel olurdu bence...
Daha güzelinden önce.
olmadı koynuma gir hayat,
gir ve sana bir kadın ne demekmiş göstereyim.
yorgunum,
çok.
güzel bir doğumgünü hediyesi olarak
bütün bir geceyi veriyorum kendime
ve beraberinde yağmuru,
hüznü ve huzuru
ve özgürlüğü saymıyorum bile.
'bu gece gökyüzü dantel gibi.'
korkuyorum,
çok.
gözlerindeki çocuklar misketlerini kaybetti mi
bana gelirdin uçurumlardan uzağa
güven verirdi kim bilir, sevdam sana
seni nasıl ısıttığımın şiirlerini bilirdin!

bayrakları yarıya inerdi karanlığın
acılar müebbet güzellik yerdi meze tabaklarında
sen, bir başka sevgiliydin
susuz içilen rakı sohbetlerinde gizlice!

bana gelirdin kendinden habersiz
saygı uyandırırdı kim bilir, hüznüm sende
seni nasıl özlediğimin kapıyı çalışlarını bilirdin..
şarkılarını zekice!

zaman kalırsa sevişirdik
odanın duvarları da sevişirdi sırtlarımızı onlara dönünce
hiç kromozom görmemiş insanlar gibi sarılırdık
binlerce sevap yerine geçecek bir günah sayılırdı kim bilir,
tenim teninde!
seni nasıl kuşandığımın tarihçesini bilirdin..
zulmünü şehvetle!





küçük iskender
ne söz gümüş, ne sükut altın,
küfrün canı sağolsun.
yüzümün orta yerinde duruyor,
ayak izin.
uzun süren bir yalnızlığın ardından,
güzel bir dostun yüreğinden 'gitmesen, kalsan keşke' diye bir ses duymak;
mutluluk sebebi,
güven verici.
ben yarın o nikahta sizinle birlikte evet diyemeyeceğim ama;
evet! şahidim;
kimi geceler üzerinize bir karabasan gibi çöken bu şehri,
kimi günler sizi aç bırakan bu şehri,
kimi sabahlar kapıları suratınıza çarpan bu şehri,
tüm o sevdiklerinizin sokaklarında size sırtlarını çevirdikleri bu şehri,
her harfinde bir çığlık barındıran küçük bir evet'le ardınızda bırakıp
hala gülen o yüzünüzle,
hala mutluluğa davet eden o güzel yüzünüzle
terkedip gidişinize,
mutluluğa kanat çırpışınıza,
aşkınıza,
yüreklerinizin birbirine dokunuşuna
şahidim, şahidim!

güle güle güzel insanlar,
güle güle güzel dostlar,
yüreğim hep sizinle.

bir kadın demek, bin huzur demek.
el yordamıyla sevmek değil miydi, bu benimkisi?
şimdi avuçlarım nasır, ellerim yaralı bereli.
adını benzetecek bir başka çürük bulamıyorum yüzümde.
tüm bu halsizliğimin sebebi hayat değil mi,
tüm bu heyecanımın sebebi düşlerim gibi.
kazdınız,
kazdınız,
kazdınız,
bir kör kuyuya vardınız
içimde.
urgan gibi dolandın yine boynuma, hayat.
elimden gelmiyor yaşamak.
sırtımı dağlara dayayıp sevdim seni,
sevgilim.
dağları sırtıma aldım özleminle.
bir sigara beceriyorum loş ışığı altında buharın
ve bir kelepçe gibi doluyorum nefesime dumanını,
bir küvet dolusu gözyaşı ediyor adın
ve tenimi dağlıyorum sıcağında adının.

küçücük bir oda düşlemiştik yaşamak için biz,
bu yüzdendir sığamadık birlikte şu koca hayatın içine.
bir küfür gibi yırtıyordu kulaklarımı sessizliğin.
duymayayım diye tüm bu sessizliği, duvarları kapıyordum kulaklarıma
geceye dikip gözlerimi.

ben seni sevmeyecek olsam sevgilim,
ay sökülecektir gökten.

nasıl tutkundur ay göğe,
işte öyle tutkunum gözlerine.
bunu ben demedim ki sevgilim,
yaz ortasında incecik bağ bozumu gözlerin.

gözlerin sevgilim,
gövdesinde şifa taşıyan, zarif bir neşter misali gözlerin.
sesin var ya senin,
anarşist bir aşık gibi.
sesin var ya senin,
gövdemi ayaklandıran sesin..

sesin var ya senin,
hani yağmurun gerisinden gelir gibi
hani yağmurun ta kendisi gibi.
ellerin,
ellerin tek yol haritam.
yüzün, o yüzün
bilmem kaç promil alkol, kanımda dolaşan.
orospunun çocuğu anasının göğsünden süt içmedi mi lan şerefsizler?
küfrünüze sokayım.
''kelime ona ihtiyaç duyulmadığı anda ya da istenmediği yerde susmayı bilir mi?''
sigaramı yerleştirecek bir çift dudak bulamıyorum yüzümde,
dudaklarım bir sigara izmaritinin izi gibi asılı kaldıysa yüzünde, suç kimde?
şiirlerimi yakmaktan vazgeçtim
senden sözetmeyi özlüyorum yalnızca
birbirimizi öldürmek için verdiğimiz söz, karşılıklı yemin
kimseye söylemedim
kimseye de söylemeyeceğim!
...
küfrettim sana, lanet ettim, unuttuğunu sandım çoğu kez
ama ihanet etmedim verilen söze, edilen yemine
birbirimizi tanıdığımızı kimseye söylemedim
söylemeyeceğim de kimseye!



küçük iskender
kanıma dokunuyor, gözlerin.
ellerinle silmiştin yüzümden tüm makyajı
ve gözyaşlarımla yıkamıştın parmak uçlarını.
yüreğini ayna bilmişti gözlerim
ve dualarım olmuştu kelimeler, sözlerin.
dolaşırdı ayaklarım -babam kimdi,
belki birikimler yalnızca, yalnızca itişler!
annem: o, yalnızlığım olacak!
sarhoş çocuklar gibiydim, dirilen bir ceset gibiydim
yüzümde bir gri saten bıçak!
saat bozuk gibiydim, imdat polis gibi!
saçmalayacak gibiydim
beni bir bıraksanız, ah bir bıraksanız,
ödünç bir tutku, özürlü bir rüzgar misali
dağılıp gidecek gibiydim!




küçük iskender
şarap içiyor ve şiir dinliyorum,
benden istediğin gibi.
sevgilim..

haydi birbirimize sırtımızı dönelim
ve siktir olup gidelim.
dişimle, tırnağımla seviyorum seni.
''yokluğun bir acı nefes''
kaçıralım seni buralardan dedin,
kaçıralım, git uzaklara dedin..

kendi kendime dedim,
senden' daha uzak neresi var dedim,
nereye gideyim dedim,
bilemedim..
bi sabah olsa,
sabah olsa ve gözlerine değse yüzüm..
Tanrı Bana Uğramadı Bu Gece


tanrı bana uğramadı bu gece
süt dökmüş kedilerle sarmaş dolaş uyudum
bir ara terk etmiş gibiydim bedenimi
çengilerle çalgılarla yalanlar dolanlarla
çok kalabalık dünya!
korkuyorum, ukala yastıklara gömüyorum yüzümü
kapıları kilitliyorum; perdeleri
balmumuyla yapıştırıyorum sokağa
yine de yer kalmıyor bana; çok kaba bu dünya
odam çok sıkışık, ruhum görünüyor aynada
eğri büğrü, kaotik ve beşgen şeklinde
içinde yumuşak bir yuvarlak var, içimde
yumuşak bir nesne ok atıyor kendire
içim dışım tanrılara gebe, aksi gibi
hiçbiri uğramıyor bana bu gece!
...





Altay Öktem (Dört Kırıtık Opera)

deli diyorlar bana,
desinler, değişmeyecekler,
desinler, değişmeyecekler..
ilahi bir flüt gibi kavrıyor tanrı narin bedenimi,
dudaklarını ağzıma dayıyor
ve üflüyor içime, ilahi nefesini.
buğulu bir ses yayılıyor puslu göğün ardından,
büyük bir gürültüyle ağrıyorum parmakları arasında.

beynimi yedim,
gecelerce, konuşa konuşa, öğüre öğüre, kusa kusa
beynimi yedim.

gök yerden ne kadar yukardaysa,
aklım bedenimden o kadar uzakta.

yağmayan bir yağmur, dinmeyen gök gürültüleri ve açmayan bir hava hakim tüm zihnime,
düşünmek kalıcı hasar bıraktı her yerinde.

fikrimin çok uzağında tüm hal ve hareketlerim,
uyanmak, uyanmamak, uyuyabilmek bütün üçgenim.

bakın n'olur,
çok rica ediyorum,
gürültü etmeyin.



siktir git,
düğüm tutmaz benim ipliğim.
özenle ağzımın içine yerleştirdiğim jiletle,
ancak kendi soluk borumu doğrayacak kadar beceriksiz bir öfkem var benim.
siz yine de savulun,
yüzünüze tükürebilirim.
tüm o yalnızlıkların içinde,
sen ve ben değil miydik?
ah, nerede o bıçkın duygular..
bir şiirden, bir başka şiir yazılmaz sevgilim.
bir aşktan bir yoksunluk doğurulamaz,
olmaz sevgilim; bir kadın, burada, böylece...
olmaz.
hırpalama şiirleri sevgilim,
cümlelerin bağrından koparma kelimeleri,
cümleleri olmadık sonlarla noktalama,
çünki olmaz sevgilim,
benden bir başka aşk yazılamaz, olmaz!
saçlarından tırnaklarına kadar,
gözlerinden dudaklarına kadar,
bacaklarından sırtına kadar,
her bir parçayı bozup
yeniden yerleştiriyorum kafamın içinde.
bozdukça çoğalıyor parçalar,
birleştikçe büyüyor bedenin
ve sığmıyorsun kafamın içine.
bir gün yüzünün orta yerine küfredeceğim
ve sen beni sevdiğini söyleyeceksin,
bir gün sana ayrılıktan bahsedeceğim
ama dur, öncesinde dudaklarımı keseceğim.
uzat bana jileti,
duvarımda sabırla paslanan metali uzat
çünki sana ayrılıktan bahsedeceğim
ama öncesinde doğrayacağım dilimi.
sana diyorum!
ne zamandır, ismi lazım değil organın kadar zevk alıyorsun hayattan?
sana diyorum!
bana bak,
ben susarken bana bak!
ulan o denli sevmişim
bu bana müstehak mıdır?
siktirip gidiyorum burdan,
başınızın çaresine bakın.
rakı içeceğim işte,
arabesk dinleyeceğim,
intihar edeceğim,
kıçınıza kına yakın!



küçük iskender
gördüğünün ötesine,
bildiğinin gerisine gidemiyorsan,
fikrimde zerre yer işgal etmezsin.

bilmeyenin yanında bilgili,
bilenin yanında görgülü olabilmekti;
asalet.


ve sonraları her gece,
bir ayrılığın tekrarıdır artık.

sen sen sen giderken
ben ben ben kalırken
ayak seslerinle bütün
camlar pencereler inerken
bir veda saçlarımdan tutup
beni yerlerde sürüklerken
yüzümde ne acı ne keder
sana son kez bakarken
sen sen sen giderken
bir kalp burda kalırken
bir şehri bir tekmeyle
benim üstüme yıkarken
bir dua dudaklarımdan düşüp
paramparça olurken
sen sen sen giderken
ben ben ben kalırken




Cem Adrian


ben hiçbir erkeğe
sırf sana benziyor diye
usulca sokulup
merhaba demedim.
sırtını sadece kendine dayamalı...
ve şimdi çırılçıplak uyumalı sadece
üşüyen bir gönlü sarıp sarmalamalı
hırpalamalı bedeni baştan aşağı
aşağılamalı yoksun her rüyayı

yazıyorum bir kenara
gram gram tüm o ağrıları
ve tanrım benimle boy ölçüşmekten çoktan vazgeçti
biliyor ki çok daha güçlüyüm yarattığından
artık merak etmiyorum şehrime gün nasıl doğacak.

artık tek merak ettiğim;
gün şehrine nasıl doğacak,
üşüyecek mi ellerin?


ve işte
bildiğin üzere
önce alnından öpüyorum her bir şiiri
ve sonra öldürüp bir sigara yakıyorum ardından
her bir kelimenin matemini ıslatıyorum dudaklarımla
ve gülümsemeni yırtıyorum sayfalar dolusu


Amnezifobi

...
Anason saçları
Anason saçları en çok bu saatte kafa yapardı
Ona yakışmayan tek renk rüzgardı
Sonrasını hiç hatırlamıyorum
Sonrası koynumda kurduğum tuzaklar
Sonrası birbirinden düşmeye korkan uçurumlar
...


Nur İpek Önder
(Karakalem May-Haz 09)

''Günler günleri kovalamış böylece, haftalar haftaları, aylar ayları kovalamış.
Hatta, bu günler, haftalar ve aylar şehrin öteki köşelerini terk edip birbirlerini kovalaya kovalaya gelmişler de, çeşitli şekillere bürünerek, sadece evin çevresinde gezinmeye başlamışlar.
Her yanı mavi parıltılarla kaplı geniş bir haftanın, uzaklığı insanın içine dokunan karanlık bir çınar halinde, bahçedeki çınarların ortasında aylarca uğuldadığı olmuş. Günler arasından çıkıp gelen bambaşka bir günün, bu çınarın dallarına tüneyerek yaralı bir kuş gibi haftalarca sessiz sedasız baktığı olmuş sonra. Koskoca bir ayın, eski binanın yakınlarından birkaç çocuk suretinde gülüşe gülüşe geçip gittiği olmuş. Bu kargaşa böylece devam ederken bazı günlerin hiç olmadığı olmuş hatta, bazı haftaların hiç gözükmediği, bazı ayların da ne kadar büyük bir umutla beklenirse beklensin oralara hiç gelmediği olmuş. Gelgelelim, hiç olmayan bu günler, hiç gözükmeyen bu haftalar ve hiç gelmeyen bu aylar da ne yapıp edip bir şekilde yaşanmış sanki. ''



Hasan Ali Toptaş (Uykuların Doğusu)
deşiyor yüreğimi,
kırık bir notanın en kör hecesi.
sözlerin kabalaştıkça
incelirdi dokunuşların
ve bileklerimde asılı kalırdı gözlerin.


tamamı öncesizlik bir geçmiş
ve kendi sonsuzluğunda kanayan bir şimdi

ben seni hiç sevmedim ki;
ben seni hep sevdim.
yağmur damlalarını sayıyorum sana kadar..
eşdeğeriyle yan

eşdeğeriyle yan yana yürürken
cehennem sokağında birey olmak,
ve en inceldikten sonra
ilkel sözcüklerle konuşmak seninle.

saat beş nalburları pencerelerden
madeni paralar gösteriyorlar,
yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık,
bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.

hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.



Cemal Süreya
iki kalp

iki kalp arasında en kısa yol:
birbirine uzanmış ve zaman zaman
ancak parmak uçlarıyla değebilen
iki kol.

merdivenlerin oraya koşuyorum,
beklemek gövde kazanması zamanın;
çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
bir şeyin provası yapılıyor sanki.

kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.



Cemal Süreya

kimi ömre sığmayacak kadar çok hüzün biliyorum sanki ben,
sanki çoğu yüreğe sığmayacak kadar çok yüz seviyorum ben.

sanki her gün bir başka hayatı başından sonuna yaşıyorum ben,
daha yaşanacak on yıllarca hayat barındırıyorum sanki ben.
susarken ısırdığın dudaklarından belli,
tüm yalnızlığın.

ve sen artık aynaları beğenmiyor,
yaralı gözlerde yamalı suretlerini boyuyorsun kendinin.

bir tek ruj yetiyor yüzünün tüm yorgunluğunu gizlemeye,
ve bir kalemde çiziyorsun ürkek gözlerini.




kendi göğsüme eğildim bir gün usulca,
bir gün kendi güzelliğime şaşırdım.
her bir kelime parmak izime giden yolu siliyor,
yalan!
benim hiç parmak izim olmadı,
benim, kendimi size tanıtacak hiçbir izim olmadı.

bir büyüyü ancak büyüye inanmamak bozabilirdi,

biliyordum.
insan kendine bile ömür biçemezken,
ne nafile bir çaba; bir aşka, bir sevgiye, bir dostluğa ömür biçmek.
bir tanıdık tarafından mimlendim,
'yaratıcı blog ödülü'-KİNAYE SERVİSİ-' nden teslim aldım ve 7 bloga iletmem gerekiyor,
mim öyle diyor.

devamında kendimle ilgili 7 ilginç şeyden bahsetmem isteniyor;


-en sevdiğim şarkıyı dinledim, en sevdiğim filmi izledim, en sevdiğimi iliklerime kadar içime çektim ve bundan böyle sadece yaşıyorum.

-hiç tereddüt etmiyorum.

-bir tane olmayan hiçbir şeyi sevmiyorum. 'aynı', 'benzer', 'gibi' siktirip gitti.

-büyük konuşuyorum.

ve bunlar dışında;

-gece,

-melek

-ve bizim çocuklar.



mimi ve beraberinde 'yaratıcı blog ödülü'nü teslim ettiğim 'bizim çocuklar';

emre varışlı

şu vurdumduymaza bakın dedim, herkes bana baktı.

Morpheus.

Niyobe

Sortida del Sol

Kaplumbağalar da Uçar!

kendindenkendinegöçen



şu iki bloğu, ne mim ile oyalamak ne de kendi yazıları dışında yazmaya zorlamak istemediğimden ayrıca anıyorum.

Arızalı Makine

yüzdüşüm.yüz düşün mü var? yüz düşüm vardı. ve düşmek. anlatamıyorum.



ödülün logosunu da yayınlayarak mim işine bir son veriyorum.

sevgiler.









hiç de tuhaf değil, değil mi?
insanların değiştikçe aynı kalıyor olması..
insanı hayvandan ayıran bir diğer berbat özelliği,
cinsel deneyimleri hakkında sıkılmadan konuşabiliyor olmasıdır.

ben,
yaşıyorum bazen..

ama öyle bütün,
öyle ele avuca sığmaz,
öyle bir yürek dolusu..
inanmak hiç zor olmadı,
inanmakta güçlük çektiğim zamanlarsa ne çok..
- ''daha ne kadar yaşarım bilemiyorum,
ama son nefesimi verene kadar senden vazgeçmeyeceğim.''

- ''ben susarım Baran,
sen dönene kadar.''



Eşkıya

ne şahane bir yalan,
şu yaşamak.
''hayat çok pahalı.''
kaydedilen bilgi unutulmaz,
ancak ve ancak silinir.

anladığınıza inanıyorum.


yitirdim tüm aşinalıkları, zamanım herkese, her şeye yabancı.

insanın ömrü ancak bir insanı tanımaya, bilmeye yetmez mi zaten,
sevgilim?
sanki tanıdığım tek yüz sen değil misin?

bir içim zehir.
bir bakarsın tüm o şefkatli ellerin yerinde yeller eser.
el, elliğini her yerde belli eder
çeker ve gider.
dost;
yüzüne kükreyen,
arkandan susandır.
baban ne iş yapıyor senin?

babam yok ki..?

6.5 yaşında bir çocuğa sorulmayacak soru, alınmayası cevap.
omuzlarımı öptün bu sabah,
benim dudaklarımla..
etim kemiklerimle kırıştırıyor

evet, kendimin pezevengiyim
kemiklerime pazarlıyorum etimi
kendi yatağımda hem de
bir sestir ağrı sadece,
ağır bir kelime,
ellerin kemiklerinde gözlerini içine dikmiş bakıyorsan eğer
hiçliktir tüm hissedebildiğin
bitik, solgun, karanlık bile olmayan bir hiçlik.
ağrı diriltir bedeni
çalgısıdır bedenin
kastı ise düşleredir
kastı hayaledir
düşleyemediğin ana kadar
üç beş silueti bir hayalde yan yana getiremedigin ana kadar
uykularını yitiresiye kadar
bir kelimedir ağrı
ve sonrası, hiçlik
uykusuz, düşsüz bir hiçlik..
bugün gözlerimin önünde bir kadın,
yıllar önce küçüklüğünde kendisine bir çift ayakkabı almayan adamın ayakkabıları içerisine keçe yerleştirdi, özenle.
ayakları üşüsün istemedi.

hayatta hiçbir şey karşılıklı değildi.
yüzünde görüyorum,
gece dönene kadar dövdüğün göğsün çürüklerini
ve çürüyen etlerin siyahını göz bebeklerinde,
gün dönerken mor torbalara kaldırıp gözlerine astığın hüznü
ve söz olup hafiflemeyecek ağır kırgınlıkları gülümsemende.
az beri dur sevgilim,

şöyle okkalı bir 'kim oluyordunuz?' demek istiyorum gerisine.
içlerinde suskunluklar tüketeceğim bir çift göz,
sözlerimin susacağı bir çift kulak,
yüzümü avuçlarına gömeceğim bir çift el,
avuçlarıma dökülecek birkaç tutam saç,
gözlerimi dikip dinleyeceğim bir çift dudak

bütünü
sadece sensin, sevgilim.
bakışsız bir kedi kara

gelir dalgın bir cambaz. geç saatlerin denizinden. üfler lambayı. uzanır ağladığım yanıma. danyal yalvaç için. aşağıda bir kör kadın. hısım. sayıklar bir dilde bilmediğim. göğsünde ağır bir kelebek. içinde kırık çekmeceler. içer içki üzünç teyze tavanarasında. işler gergef. insancıl okullardan kovgun. geçer sokaktan bakışsız bir kedi kara. çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. kanatları sığmamış. bağırır eskici dede. bir korsan gemisi! girmiş körfeze.



ece ayhan
bile isteye terkediyorum tüm yakınlıkları,
artık vücudumdaki benlere siz olduğunuzu söyleyemezsiniz.


tuttuğum zamanı sayamazsınız kendi dakikalarınızla,
saatleriniz kadar kısalmayacak günlerim.




'hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir?'

ece ayhan
gir ve bir bak içeri
sandığın kadar sıkı değil iç çamaşırımın lastiği
görüp görebileceğin bir çukurdur belki vücudumun orta yerine oyulan
ama sanma ki ıslatabilirim seni
çekinme gir ve bir bak içeri
ama oldukça zaman oldu
müstehcenliğe gömeli mahremimi
görüp görebileceğin alelade bir çukurdur bedenimden içeri
ve ayağını kaydırabilecek kadar ıslaktır zemini
meşru hiçbir tarafı yoktu seni sevmenin,
ellerin bedeninde gezinmesinin
ve kasıklarına çarpması nefesimin

abdestsiz secdeye varmasıydı yüzümün
ve tanrının tokadıydı adın

çünkü sonunda asılmak olmalıydı
fermanlarla yasaklanmalıydı

ibret-i alem için sokaklarda vurulmak olmalıydı çünkü sonunda

ve sonunda azaplar içinde boğulmalıydı bedenim
günahların en büyüğü olmalıydı

seni sevmek olmalıydı

Tam olarak şöyle yazıyor düşlerin eşiğinde;

Siktir git!
Sadece O, içeri adım atabilir.
ay düşlerim kadar,
düşlerim dolunay.