günün yazısı,

Wereyda ; ''uzanır ağladığım yanıma'' (Ev)



''hepitopu gitmekti.
kişisel tarihlere palazlanarak eklemlenen kriminal inzivalarla;
'uzaklık bakımından uzak' olmak.
benden ne vakit benden bir şeyler gitse
(vücut çalımlarımla şık ayak hareketlerim gittiler) kalben acı duyuyorum.
yumruk büyüklüğünde bir bungunluk. sonra geçiyor.
unutuyorum, görmüyorum, bilmiyorum, saymıyorum.
kendinizi keman sanmanızı sağlayan insanı da unutabiliyorsunuz,
aslında bigane bir odun olduğunuzu hatırlatan insanı da.
ne yüzü kalıyor, ne sesi, ne kokusu.
iz yok. yalnız sen ve o: şimdi 'biz' yok.

boş koy. yayvan ağızlardan dökülen her cümleyi hayra yor.
bana general gibi gülümse, kağıt önünde, imzayı at, mührü bas, sırıtmadan yolla;
kuralına uyduğum oyunları kaybetmesini iyi bilirim ben.
kendine de bir içki koy, eskidendi, güzel içerdin sen.
'başka türlü bir şey,
benim istediğim.'
sigarayı bırakır gibi bıraktım otogarda ellerini,
şaşkınlık vardı gözlerinde insanların ve hayret.
bilirsin işte,
eski bir şiiri her defasında ilk kez okur gibi.

sigarayı bırakır gibi bıraktım otogarda ellerini,
son nefesine kadar içilmiş birer izmarit kadar solgundular.


ben bu şehri beş kuruşsuz,
ben bu şehri meteliksiz sevdim!


''avucumda yatırcam seni,
minik perim benim..''


rengarenk bir arkadaşım var benim,
'hayal kur' der bana,
'hayal kur, renklerini ben vereceğim'..

geçmiş günün yazısı,

TAKO ; Aç Kırmızısının Aşk Köpeklerinde Deprem Kanı



''böyle işte! bu olmalı. bundan ötesi yooook.
yılanlar bile buna boyun eğer.
eski bir rüyayı hiçbir şeye değiştiremem. geçen zamana bile.
boşalıyor hayat üzerimize.
çok zoruma gidiyor bazen ama olmuyor işte devam ediyorsun.
akıyor pisliğin kahpe bir banyonun kırmızı anında,
karşında bir insan var sende olan şey onda yok.
bu mudur açlık? hayır aşklık? hayır hayır deprem!

sikerim böyle işi be kahve, herkes yalancı, yalandı, yalanmışlar.
küfür çok mu kötü birşey?
'küfür, ruhun cilasıdır' öyle diyor üstad.
bazen tek bir kişi için bütün insanları karşına alırsın. böyle birşey..
köpek, köpek, köpek sanmıyorum hayat böyle olsun.
hepsi orospu hepsi çürümüş hepsi ağlamış hepsi köpekleşmiş hepsi 'hepsileşmiş'.
yarına sonsuzlukla kıyaslamak sonra gidip asla geri gelmemek
sen nerden anlarsın ki sesin ses karşı aşk şiddetini.
yapma lütfen.. gitme..
gidince orospular hamile kalır, pezevenkler delikanlı.''
şimdi şehrine dön
ve mutfağında ayrılık senfonileri yarat kendine,
tabaklara doldur ve komşulara dağıt acı kaybını,
sokaklara çık ve saygıyla an sevgilini,
birahanelere git ve 'öldü o artık, beni sevmiyor!' de.
doğumgünün için..


iki kürek kemiğimin arasındaki boşluğu hediye ediyorum sana,
ne zaman uyumak istersen,
dilediğin gibi koşturabileceğin rüya tarlaları ve de.
sonra, hiçbiryerde hiç yazılmamış öyküler...
hiç unutmayacağın bir anı
ve de hiç yitirmeyeceğin küçük bir ben...
'düşle gerçeğin çarpışmadığı' hiçbiryerde doğumgünün kutlu olsun,
sakin köşem, uyku tulumum, arkadaşım, önceliğim ve daha bir çok şey...




geçen sene bugün yazılıp, sen okumadan kaldırdığım kayıt,
ben de bir sene sonrasını bekledim,
sabrın simgesiyim
sense sabırsızlığın ve düşün ve gerçekliğin,
biriciğim ve en çok sevdiğimsin.

öğretmeye çalıştığınız ne varsa yanlış öğreniyorum,
yanlış yaşıyorum ben,
yanlış yürüyorum,
yanlış gülüyorum,
yanlış seviyorum.

sabırla ve inatla sizi reddediyorum.

üzerine eğiliyor
alelade göğsünde nefesimi tutuyorum,
ne menem bir güç gösterisi!
ellerim kasıklarıma çekiliyor,
soluğun telaşlı,
gövdem gözlerinde bileniyor.

'kırmızı oda düşle!'
o esmer tenini hayal ediyorum,
ve dudaklarının bembeyaz gövdeme dökülüşünü..
sizi seveceğim bayım,
en az bir defa.
ve dudakların sırtımdaki alevi tazeliyor,
o incelikli gecelerde.

çünki koşulsuz gülümser senin gözlerin,
ve ben yırtarım geceyi omzunda.
biz hep uçlarda sevdik birbirimizi,
bir uçurumun hep iki ayrı ucunda.
geçmiş günün yazısı,

Bay Perşembe ; funny time of year (Erekte Şiir)
aramıza şehirler konuşlandıracağım,
şehirlerin kapılarını askerlerle donatacağım,
askerlerin ellerine tüfekler tutuşturacağım,
tüfeklerin içini mermilerle dolduracağım,
bana bir şehir yaklaşacak olsan,
vur! emri yağdıracağım.
'hiç kimse duymaz,
hiç kimse sormaz,
şimdi sen de yoksun yanımda.'
gözlerime yağmur yağıyor,
ben yeryüzüne sağanak.

günün yazısı,

prefrontal-lobotomia ; imgenin firarı (Prefrontal-Lobotomi)
sen,
tüm o eylem planlarını,
burada işte,
tenimde kurguladın.
yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde dünyalar olacak, haneler, yuvalar olacak,
terkedilmiş sokaklar olacak, hiç uğranmayan barlar olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde çatlamış asfaltlar olacak, mesafeler olacak,
boyaları kavlamış tabelalar olacak, devrilmiş elektrik direkleri olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde gökyüzü olacak, yıldızlar olacak, ay olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde gözlerin olacak, şiddetin olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde sözlerin olacak, şefkatin olacak.

yüreğinin resmini yapacağım ben,
üzerinde güzel mi güzel kadınlar olacak.
...
ekim'lerden ekim beğen
aynı köşesinde yüzlerce genç kızın delirdiği bir sokakta yürüyorum
onca delikanlının avlusundaki ateşte tüylerini tütsüledikleri evi görüyorum
epey yaşlanmış kırmızı saçlı kadının bir odasında kızlığını kaybettiği oteli geçiyorum
birkaç orospunun yaslanarak iş bitirdikleri büyük demir kapıyı gerimde bırakıyorum
henüz misketleri ceplerinden dökülmemiş veletler ardımdan küfrediyorlar dönüp bakmıyorum
sevdasıyla birlikte aklını da yitirmiş yirmi üç yaşındaki kızın
her sabah kirli ve ıslak iç çamaşırlarını astığı iri gövdeli ağacı da geçiyorum
oyuncaklarının üzerindeki boyaların dökülen yerleri pas tutmuş parka giriyorum
tek zinciri kopmuş salıncakta sallanıyorum ve merdivenleri olmayan kaydıraktan düşüyorum
işte o sinemanın kırık sandalyeleri kırmızı plastiktendi.
belki de değil, bilemiyorum.
renkler gerçekten bu kadar önemli miydi?
üzerinde son kez seviştiğimiz çarşafın rengi buruk mavi olmasaydı eğer,
bunca kazınır mıydı dimağıma o sahneler?
ah, sen!
en berbat şairlerin üstelediği bir unutuş hikayesiydin.
işte, en tedirgin edici tarafı da bu ki;
hatırlamak seni, zulmün gölge oyunları demekti.
iki elinin baş parmaklarını birbirine kenetlemiş ve geriye kalan sekiz parmağı havada çırpınırken,
biz haber güvercini sanardık o gölgeleri,
ruhumuz bile duymazdı bir ayrılığın çığlığına bulanmış seslerini.
kısacası;
artık senin gözlerini hatırlatmıyor bana gölgelerin rengi, ne mavisi ne yeşili.
benim odam ışık almaz,
ama yan bahçedeki ağacın yaprakları üzerine dökülen güneşin aşığıyımdır.


birçok günün yazısı,

Sinek efendim! ; kreuzen99 (yüzdüşün. yüz düş'ün mü var?...)
rahmimin en ücra köşesinden çıkardım
ve sokak aralarında bıraktım seni.
aç bir kedi adını sayıkladı,
sahipsiz bir köpek yüzüne yaklaştı
ve kuyruksuz bir fare ayak parmaklarına sarıldı.
alın dedim,
onu siz sevin
sokak araları ve sahipleri.
boş bir sokağın tek kişilik kalabalığı olarak
ve kendi nüfusumu yalayarak uzaklaştım hatırandan,
dile ziyan küfürler döküldü ağzımdan
ve kırılmadan yuvarlandılar kaldırımlardan.
sokağın sonundaki merdiven boşluğundan aşşağı ittim sonra kendimi,
sol bileğimi incittim kendime sarılacakken
ve sağ dirseğimi ruhuma çarptım düşerken.



geçmiş günün yazısı,

Parpali ; Fotoğraf (Başka Türlü Bir Şey)

UYARI!



Bu blogda yayınlanmış kayıtlarda bahsi geçen kişi ve karakterlerin
tamamı hayal ürünü olup,
gerçek hayatta karşılıkları bulunmamaktadır.


günün yazısı,

hich ; nude and blued
boğazımdan ağlıyorum ben,
şöyle oluyor;
önce boğazımda bir nokta sivri topuklarla çiğnenen bir meme ucu gibi acımaya başlıyor
ve ardından yüzüm ıslanıyor.

ve şu son birkaç aydır,
artık sarılmak maksadıyla mı yoksa boğmak niyetiyle mi bilemiyorum ama;
boğazıma dolanan şu bir çift el diyorum,
bir çift kol ya da,
sahibine yahut sahibesine
en içten küfürlerimi gönderiyorum,
karakterini kişiliğini hedef alıyorum hem de, nokta atışı yapmayı planlıyorum.
günün yazısı,

emre varışlı ; osman abim evde mii - meşru ibnelik
'başka türlü bir şey, benim istediğim..'
'sonu gelmez öpüşler..'
düşününce genzimi yakan bir hatıradan farkın kalmadı,

düşündükçe renkleri koyulaşan bir hatıradan tek farkın;
bir daha gerçek olamayacak kadar yitirilmiş olman.
...

şehrim çıkarken unutulan bir anahtardır. dönmek hiçbir işe yaramaz.

şehrim kal diyor. gitme. seni benim kadar kimse unutamaz gurbette.
belki dönerim diyemiyorum. çünki belki dönmek sabahları anlamaktır.

...

çünkü ben sarhoş olmayı anladığım zaman şehrim beni ağlatmıştır

sevgilim onmaz yaralar inandırmıştır ellerime titrer dururlar boyuna
...





Kerim Akbaş (Artıklar Coğrafyası)
bana masal anlatsana baba?
artık kalbim yok ağladığımda sana
düşündüğümde seni artık kalbim yok
seni anlatırken birilerine, atmıyor kalbim
atmıyor kalbim seni gördüğümde rüyalarımda
istediğin gibi yaptım; artık kalbim yok!
küçük bir velede verdim onu, oyuncak niyetine
fırlattım attım doyursun diye karnını bir sokak köpeğine
suda sektirdim bir kiremit parçası gibi
ve bekledim batmasını
bekledim batmasını, yanan bir gemi nasıl ağlayarak denize dökülürse
...





küçük iskender


mordevrim-artık kalbim yok

''mutluluktan daha keskin acılar olabilir Elizabeth,
tıpkı dilini yakan nane şekeri gibi.
kadın olmanın coşkusu acı verebilir sana.''




dedi kadın, coşkuyla..
böyle de güzel akşam bi daha nah! bulunur,
nanik!
ulan,
hayatımda senin kadar gösterip de vermeyen bi orospu daha görmedim, hayat!
ama göreceğim ben seni,
çözeceğim belindeki kırmızı kurdeleni!
pembe, yeşil güzelim açelya,
yakışır o başka yarınlara,
çiçeklenir coşar Işılsu'yla,
kırılgandır koyu karanlıkta,
açelyalar hep hatırlatır beni, sana.
kalın bir kitabın yavaş yavaş yırtılmaya başlayan köşesinden aşağıya doğru inen,
üstüste yığılı kitapların ağırlığıyla şekillenmiş,
incelikli bir köşegen gibi,
ne yazık ahşap olmayan masanın üzerinde uzanan zarif bir toz bulutu
ve ağır kavisli sigara dumanı...

kalın kitabın ismi sızlıyor; ''sonrası kalır''..
1,2,3,4,5,6,7'de bırakıyorum kitapları saymayı
ve belki de diyorum tek tek tüm sayfaları saymalı
ve belki de tek tek tüm cümleleri
ve belki tüm kelimeleri
ve belki de tüm heceleri
ve belki tüm harfleri,
sabırla,
şefkatle,
öfkeyle,
ama ''sonrası kalır''
ve ''gözlerim sığmıyor yüzüme''.


bütün bir gece kendi kendime tekrar ettiğim gibi
ve hiç de konumuzla alakası olmayarak,
'lale devri bitti' diyorum kendi kendime,
lale devri bitti!
gözlerinin içine baktım;
kim bilir ne fırtınalar kopuyor içinde,
kim bilir ne fırtınalar dinmiyor?
ve sonra sessizce uzaklaştım aynanın önünden,
karanlık sokağı ayaklarımın altına aldım.
rüzgarın savuramayacağı kadar ağırdı saçlarım
ve üşütemeyeceği kadar soğuktu tenim.
sen; benim haklılık payımsın,
sevgilim.
ah, siz!
siz,
bencilsiniz.
siz,
körpe duyguların tacirisiniz.
siz,
kimsesizsiniz!
tüm bu şarkılar neden bunca sana benziyor, sevgilim?
''sevemedim ben bugünü, sevemedim başından
göremedim geçtiğini
yanıbaşımdan, her yanımdan.

gelemedim ben oyuna,
gelemedim yaşımdan
kovaladım sevdiğimi
yanıbaşımdan, her yanımdan.

yaşamadım ben bugünü,
yaşamadım inadımdan,
göremedim geçtiğini
yanıbaşımdan, her yanımdan.

ellerin uzanmasın
uzak dursun dedim, sakın dokunmasın,
hayal ettiklerim bana yakışmasın,
inancım yok benim.''



okuduğum bir film gibisin
sanki yazdığım bir heykel..
tabiatın açtığı yara gibisin
sanki avcumda kurumayan mürekkep!

aynı arabayı çeken iki at..
birbirinden yorgun, birbirinden bıkkın..
yıkılmış bir krallık, aşkımız..
saray yanıyor, hazine talanda..
saadetin arta kalanında
asla çift gelemeyen zarlarız biz..
telaşımız, berbat.

hangimiz
hangimizin sesinin yankısı..
hangimiz
hangimizin aynası..
hangimizden hangimize
köpürüp duruyor ki dalgalar..

tek kanıtı yok ayrılığımızın..
tek tabutu yok sevdamızın..
bugün tut elimi desem
ne seninki el artık
ne de benim elim... ansızın!

çaresiz hatırlayacağız birbirimizi
senin yüzünde karanlık bir yalnızlık süsü
benim yüzümde ise
geceyarısı aniden başlayan bir ölüm izi..

eski krallığa doğru seslenen silahlı adamların
çatık kaşları arasında doksan derece intikam denizi!




küçük iskender
yine gülümseyebilirim
ya da belki daha çok yalan söylerim,
belki bir avuç fazla ilaç
ya da esaslı bir kesiğe eşlik edebilirim soğuk tenimde,
yine ağlamaz ve sadece acıyabilirim
ya da belki daha çok ağlar ve daha çok acırım bir gece,
inkar edemeyeceğim tüm suçları işlerim
ve cezalanırım tek yürek üstünde.
bir şarkıya eşlik edecek bir acı çığlık bırakırım geride
ve belki sahiden giderim yine,
belki sahiden sesimi yitiririm ve çağıramaz olur dilim,
okumayı söker ama adını telaffuz edemez dilim,
ve belki de ben sadece giderim yine.



adını haykırdım sokaklara,
sadece bir rüyaydı.
kalabalıklara küfrettim,
sadece bir rüyaydı.
sokaklara yalvardım,
sadece bir rüyaydı.
diz çöktüm karanlıklara,
sadece bir rüyaydı.

gökyüzüne ağladım,
sadece bir rüyaydı.
yüreğimi yokladım,
sadece bir rüyaydı.


adını haykıracağım sokaklara.
çıplak bacaklarıma bakıyorum
ve adını anıyorum bir gece
izmarit dumanla buluşur gibi,
ya sen seveceksin küçük parmaklarımı
ya da buz gibi sırtı bir bıçağın.
tanrı yarattı;
ama tahmin bile edemezdi, aşkı.
bir siz vardınız,
çay içerdiniz siz, gözlerinizi bense.



biraz daha az bilirsin belki kendini
biraz daha az bilirsin
biraz daha az
işte
biraz daha çok gibi o, sende.

biraz daha az üşür belki tenin
biraz daha az üşür
biraz daha az
işte
biraz daha çok gezinmiş gibi o, bileklerinde.





kopar göğsümü,
kurut günlüğünde.
derin acı



adın eter kokulu idam gecesi
gitarın kopan teli, ilk gecede birbirine doluşan
ilk gecede birbirini kusan iki sevgili

adına cinayetler işledim, saklamıyorum
itinayla dörde böldüm hayatı
herkese kanlı bir parça düştü, herkese tufan
sıyrılıp gittin çıkardığın yangından

yüzün bir metalin eğrilmesiydi sanki
gittikçe kuruyan bir ağacın en üst dalı
yüzün hançer, yüzün annem, yüzün soytarı

cehennemden yeni çıkmış bir meleğin çığlığıydın
otopsi masasında unutulan
parçasıydın didiklenmiş bir bedenin, rahmiydin
dalağıydın, kalbiydin, sendin
eğilip öpmüştüm her bir parçanı

adın eter kokulu idam gecesi
adın derin bir acı!




Altay Öktem
Ben,
sana sığınsam ya,
göğsünde uyusam ya,
omzundan öpüp uyandırsam ya...
Güzel olurdu bence...
Daha güzelinden önce.
olmadı koynuma gir hayat,
gir ve sana bir kadın ne demekmiş göstereyim.
yorgunum,
çok.
güzel bir doğumgünü hediyesi olarak
bütün bir geceyi veriyorum kendime
ve beraberinde yağmuru,
hüznü ve huzuru
ve özgürlüğü saymıyorum bile.
'bu gece gökyüzü dantel gibi.'
korkuyorum,
çok.
gözlerindeki çocuklar misketlerini kaybetti mi
bana gelirdin uçurumlardan uzağa
güven verirdi kim bilir, sevdam sana
seni nasıl ısıttığımın şiirlerini bilirdin!

bayrakları yarıya inerdi karanlığın
acılar müebbet güzellik yerdi meze tabaklarında
sen, bir başka sevgiliydin
susuz içilen rakı sohbetlerinde gizlice!

bana gelirdin kendinden habersiz
saygı uyandırırdı kim bilir, hüznüm sende
seni nasıl özlediğimin kapıyı çalışlarını bilirdin..
şarkılarını zekice!

zaman kalırsa sevişirdik
odanın duvarları da sevişirdi sırtlarımızı onlara dönünce
hiç kromozom görmemiş insanlar gibi sarılırdık
binlerce sevap yerine geçecek bir günah sayılırdı kim bilir,
tenim teninde!
seni nasıl kuşandığımın tarihçesini bilirdin..
zulmünü şehvetle!





küçük iskender
ne söz gümüş, ne sükut altın,
küfrün canı sağolsun.
yüzümün orta yerinde duruyor,
ayak izin.
uzun süren bir yalnızlığın ardından,
güzel bir dostun yüreğinden 'gitmesen, kalsan keşke' diye bir ses duymak;
mutluluk sebebi,
güven verici.
ben yarın o nikahta sizinle birlikte evet diyemeyeceğim ama;
evet! şahidim;
kimi geceler üzerinize bir karabasan gibi çöken bu şehri,
kimi günler sizi aç bırakan bu şehri,
kimi sabahlar kapıları suratınıza çarpan bu şehri,
tüm o sevdiklerinizin sokaklarında size sırtlarını çevirdikleri bu şehri,
her harfinde bir çığlık barındıran küçük bir evet'le ardınızda bırakıp
hala gülen o yüzünüzle,
hala mutluluğa davet eden o güzel yüzünüzle
terkedip gidişinize,
mutluluğa kanat çırpışınıza,
aşkınıza,
yüreklerinizin birbirine dokunuşuna
şahidim, şahidim!

güle güle güzel insanlar,
güle güle güzel dostlar,
yüreğim hep sizinle.

bir kadın demek, bin huzur demek.
el yordamıyla sevmek değil miydi, bu benimkisi?
şimdi avuçlarım nasır, ellerim yaralı bereli.
adını benzetecek bir başka çürük bulamıyorum yüzümde.
tüm bu halsizliğimin sebebi hayat değil mi,
tüm bu heyecanımın sebebi düşlerim gibi.
kazdınız,
kazdınız,
kazdınız,
bir kör kuyuya vardınız
içimde.
urgan gibi dolandın yine boynuma, hayat.
elimden gelmiyor yaşamak.
sırtımı dağlara dayayıp sevdim seni,
sevgilim.
dağları sırtıma aldım özleminle.
bir sigara beceriyorum loş ışığı altında buharın
ve bir kelepçe gibi doluyorum nefesime dumanını,
bir küvet dolusu gözyaşı ediyor adın
ve tenimi dağlıyorum sıcağında adının.

küçücük bir oda düşlemiştik yaşamak için biz,
bu yüzdendir sığamadık birlikte şu koca hayatın içine.
bir küfür gibi yırtıyordu kulaklarımı sessizliğin.
duymayayım diye tüm bu sessizliği, duvarları kapıyordum kulaklarıma
geceye dikip gözlerimi.

ben seni sevmeyecek olsam sevgilim,
ay sökülecektir gökten.

nasıl tutkundur ay göğe,
işte öyle tutkunum gözlerine.
bunu ben demedim ki sevgilim,
yaz ortasında incecik bağ bozumu gözlerin.

gözlerin sevgilim,
gövdesinde şifa taşıyan, zarif bir neşter misali gözlerin.
sesin var ya senin,
anarşist bir aşık gibi.
sesin var ya senin,
gövdemi ayaklandıran sesin..

sesin var ya senin,
hani yağmurun gerisinden gelir gibi
hani yağmurun ta kendisi gibi.
ellerin,
ellerin tek yol haritam.
yüzün, o yüzün
bilmem kaç promil alkol, kanımda dolaşan.
orospunun çocuğu anasının göğsünden süt içmedi mi lan şerefsizler?
küfrünüze sokayım.
''kelime ona ihtiyaç duyulmadığı anda ya da istenmediği yerde susmayı bilir mi?''
sigaramı yerleştirecek bir çift dudak bulamıyorum yüzümde,
dudaklarım bir sigara izmaritinin izi gibi asılı kaldıysa yüzünde, suç kimde?
şiirlerimi yakmaktan vazgeçtim
senden sözetmeyi özlüyorum yalnızca
birbirimizi öldürmek için verdiğimiz söz, karşılıklı yemin
kimseye söylemedim
kimseye de söylemeyeceğim!
...
küfrettim sana, lanet ettim, unuttuğunu sandım çoğu kez
ama ihanet etmedim verilen söze, edilen yemine
birbirimizi tanıdığımızı kimseye söylemedim
söylemeyeceğim de kimseye!



küçük iskender
kanıma dokunuyor, gözlerin.
ellerinle silmiştin yüzümden tüm makyajı
ve gözyaşlarımla yıkamıştın parmak uçlarını.
yüreğini ayna bilmişti gözlerim
ve dualarım olmuştu kelimeler, sözlerin.
dolaşırdı ayaklarım -babam kimdi,
belki birikimler yalnızca, yalnızca itişler!
annem: o, yalnızlığım olacak!
sarhoş çocuklar gibiydim, dirilen bir ceset gibiydim
yüzümde bir gri saten bıçak!
saat bozuk gibiydim, imdat polis gibi!
saçmalayacak gibiydim
beni bir bıraksanız, ah bir bıraksanız,
ödünç bir tutku, özürlü bir rüzgar misali
dağılıp gidecek gibiydim!




küçük iskender
şarap içiyor ve şiir dinliyorum,
benden istediğin gibi.
sevgilim..

haydi birbirimize sırtımızı dönelim
ve siktir olup gidelim.
dişimle, tırnağımla seviyorum seni.
''yokluğun bir acı nefes''
kaçıralım seni buralardan dedin,
kaçıralım, git uzaklara dedin..

kendi kendime dedim,
senden' daha uzak neresi var dedim,
nereye gideyim dedim,
bilemedim..
bi sabah olsa,
sabah olsa ve gözlerine değse yüzüm..
Tanrı Bana Uğramadı Bu Gece


tanrı bana uğramadı bu gece
süt dökmüş kedilerle sarmaş dolaş uyudum
bir ara terk etmiş gibiydim bedenimi
çengilerle çalgılarla yalanlar dolanlarla
çok kalabalık dünya!
korkuyorum, ukala yastıklara gömüyorum yüzümü
kapıları kilitliyorum; perdeleri
balmumuyla yapıştırıyorum sokağa
yine de yer kalmıyor bana; çok kaba bu dünya
odam çok sıkışık, ruhum görünüyor aynada
eğri büğrü, kaotik ve beşgen şeklinde
içinde yumuşak bir yuvarlak var, içimde
yumuşak bir nesne ok atıyor kendire
içim dışım tanrılara gebe, aksi gibi
hiçbiri uğramıyor bana bu gece!
...





Altay Öktem (Dört Kırıtık Opera)

deli diyorlar bana,
desinler, değişmeyecekler,
desinler, değişmeyecekler..
ilahi bir flüt gibi kavrıyor tanrı narin bedenimi,
dudaklarını ağzıma dayıyor
ve üflüyor içime, ilahi nefesini.
buğulu bir ses yayılıyor puslu göğün ardından,
büyük bir gürültüyle ağrıyorum parmakları arasında.

beynimi yedim,
gecelerce, konuşa konuşa, öğüre öğüre, kusa kusa
beynimi yedim.

gök yerden ne kadar yukardaysa,
aklım bedenimden o kadar uzakta.

yağmayan bir yağmur, dinmeyen gök gürültüleri ve açmayan bir hava hakim tüm zihnime,
düşünmek kalıcı hasar bıraktı her yerinde.

fikrimin çok uzağında tüm hal ve hareketlerim,
uyanmak, uyanmamak, uyuyabilmek bütün üçgenim.

bakın n'olur,
çok rica ediyorum,
gürültü etmeyin.



siktir git,
düğüm tutmaz benim ipliğim.
özenle ağzımın içine yerleştirdiğim jiletle,
ancak kendi soluk borumu doğrayacak kadar beceriksiz bir öfkem var benim.
siz yine de savulun,
yüzünüze tükürebilirim.
tüm o yalnızlıkların içinde,
sen ve ben değil miydik?
ah, nerede o bıçkın duygular..
bir şiirden, bir başka şiir yazılmaz sevgilim.
bir aşktan bir yoksunluk doğurulamaz,
olmaz sevgilim; bir kadın, burada, böylece...
olmaz.
hırpalama şiirleri sevgilim,
cümlelerin bağrından koparma kelimeleri,
cümleleri olmadık sonlarla noktalama,
çünki olmaz sevgilim,
benden bir başka aşk yazılamaz, olmaz!
saçlarından tırnaklarına kadar,
gözlerinden dudaklarına kadar,
bacaklarından sırtına kadar,
her bir parçayı bozup
yeniden yerleştiriyorum kafamın içinde.
bozdukça çoğalıyor parçalar,
birleştikçe büyüyor bedenin
ve sığmıyorsun kafamın içine.
bir gün yüzünün orta yerine küfredeceğim
ve sen beni sevdiğini söyleyeceksin,
bir gün sana ayrılıktan bahsedeceğim
ama dur, öncesinde dudaklarımı keseceğim.
uzat bana jileti,
duvarımda sabırla paslanan metali uzat
çünki sana ayrılıktan bahsedeceğim
ama öncesinde doğrayacağım dilimi.
sana diyorum!
ne zamandır, ismi lazım değil organın kadar zevk alıyorsun hayattan?
sana diyorum!
bana bak,
ben susarken bana bak!
ulan o denli sevmişim
bu bana müstehak mıdır?
siktirip gidiyorum burdan,
başınızın çaresine bakın.
rakı içeceğim işte,
arabesk dinleyeceğim,
intihar edeceğim,
kıçınıza kına yakın!



küçük iskender
gördüğünün ötesine,
bildiğinin gerisine gidemiyorsan,
fikrimde zerre yer işgal etmezsin.

bilmeyenin yanında bilgili,
bilenin yanında görgülü olabilmekti;
asalet.


ve sonraları her gece,
bir ayrılığın tekrarıdır artık.

sen sen sen giderken
ben ben ben kalırken
ayak seslerinle bütün
camlar pencereler inerken
bir veda saçlarımdan tutup
beni yerlerde sürüklerken
yüzümde ne acı ne keder
sana son kez bakarken
sen sen sen giderken
bir kalp burda kalırken
bir şehri bir tekmeyle
benim üstüme yıkarken
bir dua dudaklarımdan düşüp
paramparça olurken
sen sen sen giderken
ben ben ben kalırken




Cem Adrian


ben hiçbir erkeğe
sırf sana benziyor diye
usulca sokulup
merhaba demedim.
sırtını sadece kendine dayamalı...
ve şimdi çırılçıplak uyumalı sadece
üşüyen bir gönlü sarıp sarmalamalı
hırpalamalı bedeni baştan aşağı
aşağılamalı yoksun her rüyayı

yazıyorum bir kenara
gram gram tüm o ağrıları
ve tanrım benimle boy ölçüşmekten çoktan vazgeçti
biliyor ki çok daha güçlüyüm yarattığından
artık merak etmiyorum şehrime gün nasıl doğacak.

artık tek merak ettiğim;
gün şehrine nasıl doğacak,
üşüyecek mi ellerin?


ve işte
bildiğin üzere
önce alnından öpüyorum her bir şiiri
ve sonra öldürüp bir sigara yakıyorum ardından
her bir kelimenin matemini ıslatıyorum dudaklarımla
ve gülümsemeni yırtıyorum sayfalar dolusu


Amnezifobi

...
Anason saçları
Anason saçları en çok bu saatte kafa yapardı
Ona yakışmayan tek renk rüzgardı
Sonrasını hiç hatırlamıyorum
Sonrası koynumda kurduğum tuzaklar
Sonrası birbirinden düşmeye korkan uçurumlar
...


Nur İpek Önder
(Karakalem May-Haz 09)

''Günler günleri kovalamış böylece, haftalar haftaları, aylar ayları kovalamış.
Hatta, bu günler, haftalar ve aylar şehrin öteki köşelerini terk edip birbirlerini kovalaya kovalaya gelmişler de, çeşitli şekillere bürünerek, sadece evin çevresinde gezinmeye başlamışlar.
Her yanı mavi parıltılarla kaplı geniş bir haftanın, uzaklığı insanın içine dokunan karanlık bir çınar halinde, bahçedeki çınarların ortasında aylarca uğuldadığı olmuş. Günler arasından çıkıp gelen bambaşka bir günün, bu çınarın dallarına tüneyerek yaralı bir kuş gibi haftalarca sessiz sedasız baktığı olmuş sonra. Koskoca bir ayın, eski binanın yakınlarından birkaç çocuk suretinde gülüşe gülüşe geçip gittiği olmuş. Bu kargaşa böylece devam ederken bazı günlerin hiç olmadığı olmuş hatta, bazı haftaların hiç gözükmediği, bazı ayların da ne kadar büyük bir umutla beklenirse beklensin oralara hiç gelmediği olmuş. Gelgelelim, hiç olmayan bu günler, hiç gözükmeyen bu haftalar ve hiç gelmeyen bu aylar da ne yapıp edip bir şekilde yaşanmış sanki. ''



Hasan Ali Toptaş (Uykuların Doğusu)
deşiyor yüreğimi,
kırık bir notanın en kör hecesi.
sözlerin kabalaştıkça
incelirdi dokunuşların
ve bileklerimde asılı kalırdı gözlerin.


tamamı öncesizlik bir geçmiş
ve kendi sonsuzluğunda kanayan bir şimdi

ben seni hiç sevmedim ki;
ben seni hep sevdim.
yağmur damlalarını sayıyorum sana kadar..
eşdeğeriyle yan

eşdeğeriyle yan yana yürürken
cehennem sokağında birey olmak,
ve en inceldikten sonra
ilkel sözcüklerle konuşmak seninle.

saat beş nalburları pencerelerden
madeni paralar gösteriyorlar,
yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık,
bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.

hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.



Cemal Süreya
iki kalp

iki kalp arasında en kısa yol:
birbirine uzanmış ve zaman zaman
ancak parmak uçlarıyla değebilen
iki kol.

merdivenlerin oraya koşuyorum,
beklemek gövde kazanması zamanın;
çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
bir şeyin provası yapılıyor sanki.

kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.



Cemal Süreya

kimi ömre sığmayacak kadar çok hüzün biliyorum sanki ben,
sanki çoğu yüreğe sığmayacak kadar çok yüz seviyorum ben.

sanki her gün bir başka hayatı başından sonuna yaşıyorum ben,
daha yaşanacak on yıllarca hayat barındırıyorum sanki ben.
susarken ısırdığın dudaklarından belli,
tüm yalnızlığın.

ve sen artık aynaları beğenmiyor,
yaralı gözlerde yamalı suretlerini boyuyorsun kendinin.

bir tek ruj yetiyor yüzünün tüm yorgunluğunu gizlemeye,
ve bir kalemde çiziyorsun ürkek gözlerini.




kendi göğsüme eğildim bir gün usulca,
bir gün kendi güzelliğime şaşırdım.
her bir kelime parmak izime giden yolu siliyor,
yalan!
benim hiç parmak izim olmadı,
benim, kendimi size tanıtacak hiçbir izim olmadı.

bir büyüyü ancak büyüye inanmamak bozabilirdi,

biliyordum.
insan kendine bile ömür biçemezken,
ne nafile bir çaba; bir aşka, bir sevgiye, bir dostluğa ömür biçmek.
bir tanıdık tarafından mimlendim,
'yaratıcı blog ödülü'-KİNAYE SERVİSİ-' nden teslim aldım ve 7 bloga iletmem gerekiyor,
mim öyle diyor.

devamında kendimle ilgili 7 ilginç şeyden bahsetmem isteniyor;


-en sevdiğim şarkıyı dinledim, en sevdiğim filmi izledim, en sevdiğimi iliklerime kadar içime çektim ve bundan böyle sadece yaşıyorum.

-hiç tereddüt etmiyorum.

-bir tane olmayan hiçbir şeyi sevmiyorum. 'aynı', 'benzer', 'gibi' siktirip gitti.

-büyük konuşuyorum.

ve bunlar dışında;

-gece,

-melek

-ve bizim çocuklar.



mimi ve beraberinde 'yaratıcı blog ödülü'nü teslim ettiğim 'bizim çocuklar';

emre varışlı

şu vurdumduymaza bakın dedim, herkes bana baktı.

Morpheus.

Niyobe

Sortida del Sol

Kaplumbağalar da Uçar!

kendindenkendinegöçen



şu iki bloğu, ne mim ile oyalamak ne de kendi yazıları dışında yazmaya zorlamak istemediğimden ayrıca anıyorum.

Arızalı Makine

yüzdüşüm.yüz düşün mü var? yüz düşüm vardı. ve düşmek. anlatamıyorum.



ödülün logosunu da yayınlayarak mim işine bir son veriyorum.

sevgiler.









hiç de tuhaf değil, değil mi?
insanların değiştikçe aynı kalıyor olması..
insanı hayvandan ayıran bir diğer berbat özelliği,
cinsel deneyimleri hakkında sıkılmadan konuşabiliyor olmasıdır.

ben,
yaşıyorum bazen..

ama öyle bütün,
öyle ele avuca sığmaz,
öyle bir yürek dolusu..
inanmak hiç zor olmadı,
inanmakta güçlük çektiğim zamanlarsa ne çok..
- ''daha ne kadar yaşarım bilemiyorum,
ama son nefesimi verene kadar senden vazgeçmeyeceğim.''

- ''ben susarım Baran,
sen dönene kadar.''



Eşkıya

ne şahane bir yalan,
şu yaşamak.
''hayat çok pahalı.''
kaydedilen bilgi unutulmaz,
ancak ve ancak silinir.

anladığınıza inanıyorum.


yitirdim tüm aşinalıkları, zamanım herkese, her şeye yabancı.

insanın ömrü ancak bir insanı tanımaya, bilmeye yetmez mi zaten,
sevgilim?
sanki tanıdığım tek yüz sen değil misin?

bir içim zehir.
bir bakarsın tüm o şefkatli ellerin yerinde yeller eser.
el, elliğini her yerde belli eder
çeker ve gider.
dost;
yüzüne kükreyen,
arkandan susandır.
baban ne iş yapıyor senin?

babam yok ki..?

6.5 yaşında bir çocuğa sorulmayacak soru, alınmayası cevap.
omuzlarımı öptün bu sabah,
benim dudaklarımla..
etim kemiklerimle kırıştırıyor

evet, kendimin pezevengiyim
kemiklerime pazarlıyorum etimi
kendi yatağımda hem de
bir sestir ağrı sadece,
ağır bir kelime,
ellerin kemiklerinde gözlerini içine dikmiş bakıyorsan eğer
hiçliktir tüm hissedebildiğin
bitik, solgun, karanlık bile olmayan bir hiçlik.
ağrı diriltir bedeni
çalgısıdır bedenin
kastı ise düşleredir
kastı hayaledir
düşleyemediğin ana kadar
üç beş silueti bir hayalde yan yana getiremedigin ana kadar
uykularını yitiresiye kadar
bir kelimedir ağrı
ve sonrası, hiçlik
uykusuz, düşsüz bir hiçlik..
bugün gözlerimin önünde bir kadın,
yıllar önce küçüklüğünde kendisine bir çift ayakkabı almayan adamın ayakkabıları içerisine keçe yerleştirdi, özenle.
ayakları üşüsün istemedi.

hayatta hiçbir şey karşılıklı değildi.
yüzünde görüyorum,
gece dönene kadar dövdüğün göğsün çürüklerini
ve çürüyen etlerin siyahını göz bebeklerinde,
gün dönerken mor torbalara kaldırıp gözlerine astığın hüznü
ve söz olup hafiflemeyecek ağır kırgınlıkları gülümsemende.
az beri dur sevgilim,

şöyle okkalı bir 'kim oluyordunuz?' demek istiyorum gerisine.
içlerinde suskunluklar tüketeceğim bir çift göz,
sözlerimin susacağı bir çift kulak,
yüzümü avuçlarına gömeceğim bir çift el,
avuçlarıma dökülecek birkaç tutam saç,
gözlerimi dikip dinleyeceğim bir çift dudak

bütünü
sadece sensin, sevgilim.
bakışsız bir kedi kara

gelir dalgın bir cambaz. geç saatlerin denizinden. üfler lambayı. uzanır ağladığım yanıma. danyal yalvaç için. aşağıda bir kör kadın. hısım. sayıklar bir dilde bilmediğim. göğsünde ağır bir kelebek. içinde kırık çekmeceler. içer içki üzünç teyze tavanarasında. işler gergef. insancıl okullardan kovgun. geçer sokaktan bakışsız bir kedi kara. çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. kanatları sığmamış. bağırır eskici dede. bir korsan gemisi! girmiş körfeze.



ece ayhan
bile isteye terkediyorum tüm yakınlıkları,
artık vücudumdaki benlere siz olduğunuzu söyleyemezsiniz.


tuttuğum zamanı sayamazsınız kendi dakikalarınızla,
saatleriniz kadar kısalmayacak günlerim.




'hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir?'

ece ayhan
gir ve bir bak içeri
sandığın kadar sıkı değil iç çamaşırımın lastiği
görüp görebileceğin bir çukurdur belki vücudumun orta yerine oyulan
ama sanma ki ıslatabilirim seni
çekinme gir ve bir bak içeri
ama oldukça zaman oldu
müstehcenliğe gömeli mahremimi
görüp görebileceğin alelade bir çukurdur bedenimden içeri
ve ayağını kaydırabilecek kadar ıslaktır zemini
meşru hiçbir tarafı yoktu seni sevmenin,
ellerin bedeninde gezinmesinin
ve kasıklarına çarpması nefesimin

abdestsiz secdeye varmasıydı yüzümün
ve tanrının tokadıydı adın

çünkü sonunda asılmak olmalıydı
fermanlarla yasaklanmalıydı

ibret-i alem için sokaklarda vurulmak olmalıydı çünkü sonunda

ve sonunda azaplar içinde boğulmalıydı bedenim
günahların en büyüğü olmalıydı

seni sevmek olmalıydı

Tam olarak şöyle yazıyor düşlerin eşiğinde;

Siktir git!
Sadece O, içeri adım atabilir.
ay düşlerim kadar,
düşlerim dolunay.
seni ne kadar sevsem,
az.
duvarların dili olsa,
onlar da susardı.
ağlamak isterken haykırışa dönüşüyor sesim,
bağırıyorum, daha çok
yüreğimin sesi elbet bu kadarı değil.
gözümün önünden silinmeyen sahneler,
acı çığlık tadı bırakıyor damağımda.
hafızam inadına daha gerçek hatırlıyor,
yaşanılandan daha parlak sahneler
ve hissedildiğinden daha keskin acı
her yinelenişinde hatıranın.
şakaklarımda biten kızgınlık
alnımdan süzülen ateş
ve gözyaşının dindiremediği bir hararetin
boğucu sıcağında nefes almak kadar yorucu.
her canlı bir gün haksızlığı tadacaktır.

ne yazık,
o ana kadar başkalarının haksızlıklarıyla avunacaktır.
cebimde taşıyorum seni,
avuç içi kadar boncuklarla bezeli bir aynasın.
sana bakıyorum, kendimi görüyorum.
ancak aynada karşılaşıyor yüzümüz
karşılaştığımız kendimiz.
sana bakıyorum, kendimi görüyorum,
gökyüzüne çeviriyorum, gökyüzünü,
ağaca suya çeviriyorum, ağacı suyu.

ve durduğun yeri odağı biliyorum aynanın,
odağın üstüne gelirsem ne seni ne de kendimi göremeyeceğimi,
iki odak arası mesafeden suretlerini yaşattığımızı birbirimizin.



senin için uzaktaki can..
böyle hayatın üslubunu sikerim.
''Beni bağışlamayacak birini arıyorum/istiyorum,'' dedi çocukbilge, bakışları mutlulukla ve neşeyle dopdolu gülerek. Gözlerinden aydınlık fışkırıyordu. Sonra ekledi, ''Geçmişinde çok çok sevdiğin, ama artık görmediğin üç kişiyi bana söyle. Evet seç ve söyle. Çok zor değil mi?'' diye ilave etti. Biraz sustuktan sonra konuşmasına şöyle devam etti. ''Evet, ben onu seviyorum ama onun bana susmayı, yani konuşmamayı öğretmesinden korkuyorum. Kimi zaman kendinden nefret etmeyi öğrenmek istiyor, neden kendine böyle bir fırsat veriyor anlamıyorum?''

Dokuz Öpüşen Balık
Çocukbilge o gün çok neşeliydi. Şunları anlattı etrafında dikkatle onu dinleyen yabancı yolculara: ''Hiçbir zaman tek başına bir 'yalan' görmedim; mutlaka iki ve ikiden fazla oluyor yalanlar. Yalan ya da yalanlar yalnız yaşayamaz.''...

Dokuz Öpüşen Balık
dün durur olduğu yerde,
yarın kendini tekrar eder,
gün uzanır;
dünden düşemez, yarına yetişemez.

dün düşündüm, bugün yürüyorum, yarın yanına varacağım.
küfür ile çıplaklığın terbiyeye kusur getirmeyeceğini biliriz efendim,
yeter olsun ki; bir başkasının çıplaklığına küfretmeyelim
yahut bir başkasının çıplaklığını kendimize küfür bilmeyelim.
nedir bu odaya yağan yağmur böyle,
köşelerinde büyüdükçe bu yatak,
neden ıslak?
ağlamış mıydım yoksa
ama az kaldı
yağmur suçu üstüne alacak.
annemin kızıyım ben bugün yine,
ağlamasın diye makyaj yapardı kendine.
fakat hangi yüz,
geçtiğimiz güz,
yüzü tanınmayacak halde terkedilen kız?
günah besliyor yatağın orta yerleri,
tasalanma köşelere çekilip uyuyorum ben yine.
uyuyamazken ise,
sırtımı dönüyorum gölgeme ters köşede.



dinle bak şimdi
hiçbir şair söylememiştir bu sözleri
ben de diyemedim onlar gibi
kursağımda asılı kaldın bir şiir gibi
halbuki ilk defa
ilk defa bir şiir eksiksiz yazılacaktı

egonuz açık kalmış, çirkinliğiniz görünüyor.
tenha akşamlarına ıssız bir öpüş kadar uzak,
düş değil ve fakat gerçek olmayacak.
soluğunu tutar gibi
parmak ucunda yaklaşır,
bir göz aralığından yoklayıp
dolu bir nefeste üflenen toz gibi uzaklaşmak.

usul bir gülümseme bırak köşeye, gecesinde gelip öpeceğim.
bitmemiş her sevişme,
paslı bir iğne gibi
doğrudan
doğrudan kalbe yürür...

söz bitimi gibidir
odanın her köşesi,
bir kuşatma büyütür...

Ah Mabel...
gördüm, duydum, söylemedim.

üç maymun
insan eli değdi bedenime; kanadı,
pişman değilim.

insan eli değdi hayatıma; acıdı,
pişmanım.
ve ben en çok kendimi seviyorum yine;

bir başka zaman tadamayacağım sabrını gençliğimin
ve acılarıyla oynaşan taraflarımı,
kendini kutsayan parmaklarımı seviyorum
ve boğulurcasına içine battığım huzurumu,

aşk yoğuruyorum kendi kendime.
sezdirmeden bakışlarında çırpınmak tüm sakinliğimle,

ve bugün yüzüne düşmesi gölgemin;
duymak için çırpınırken,
lal kesilmesi gibiydi tüm seslerin,
zamansız.
sen hüzünlenirdin
ve ben insanlığıma bakmadan kafa tutardım yeryüzüne.
sen mutluluğa bulaş
çekinmez kendimi sunardım tanrıya, şükranlarımla.
kaçmak istesen,
durmaz yol olurdum önünde.
sessizliği arzulasan,
kendi ellerimle söker sustururdum yüreğimi.

tanrının eli göğsümde,
bekliyorum şimdi, sen demeni.
gidelim annecim,
böyle olmayan bir yere gidelim,
böyle hissetmeyeceğimiz bir yere.
sen varsan böyle bir yer mümkün,
hadi gidelim annecim.
yoksun,
omuzlarım açık kalmış yine.
güzel sabah seni düşünmek için;
öylece uzanmışız yanyana,
ben gözlerinin tadına bakıyorum
içimi yokluyorsun sen ise.
kulaklarından öpüyorum senin gibi işitmek için,
seni özledim diyen ağzımı öpüyorsun sen de.
dokundukça sırtına, yollar yürüyorum yanındayken bile,
sırtımda uzadıkça parmakların kısaldıkça kısalıyor mesafeler ise.
yanımda olmadığın günleri toplayıp çıkartıyorum birlikteliklerimizden,
artıyor azalıyor umursamıyorum,
mutlak değerini alıp çarpıyorum seninle,
böylelikle sonsuza uzuyor.
güzel sabah seni düşlemek için.

sınır zorlaması ve bedene uyarlanabilen sanat, muhteşem.

margaret durow
benhayattayken
yarım yamalak, peltek ağzıyla kestane demesi ne de güzeldir bir çocuğun,
ve ayak bastığın her kaldırımı aşkla yürümek,
şehrine sarılmak,
havayı öpmek
ve hissedebildiğin her şey için şükretmek.
annenin rahmi bile kusmuşken seni,
ben içimde büyütmek için sevişiyordum.
anlamıyorsun beni değil mi?
ne istediğimi biliyor
ama ne düşündüğümü çözemiyorsun, öyle mi?
çünki şöyle söyleyeyim,
kafam da oram gibi çalışmıyor benim,
teklemiyor kafam ayıp yerlerim gibi.
çabuk bir masturbasyon kadar uzağımdaydın
ama ben inatla dokunmuyordum kendime.
olmadık zamanlarda hatırlayıp seni
ağlamayı tercih ediyordum,
tıpkı kendine her dokunduğunda
beni boşalman gibi.
bedavaya aşk var ister misiniz?
en karşılıksız olanından.
neden tereddüt ettiniz?
bedavaya et versek becermez miydiniz?
yemedi mi götünüz acısını,
etin tadının yanında?
bu kez ürkütüyor beni hayali,
bu kez kısa kesmiyorum kesiği
ve karnımın orta yerinden açıyorum kendimi.
önce dilinle derinleştiriyorsun deliği
ve rahmimi es geçip giriyorsun içeri,
çok değil iki gel git yetiyor doyumuna
ve daha titremen geçmeden ağzıma dayıyorsun kendini.
kıpırdamadan süzüp ağzına bırakıyorum tekrar seni
ve yine kendi kendini emiyorsun benimle sevişirken,
halbuki ikimizde biliyoruz tek bir deliğin yetmeyeceğini
ve biliyoruz kendini delsen bile içine girecek uzuvlarımın eksikliğini.
tek bir delikten sızan ışığın aydınlatmayacağını biliyoruz yatağımızı
ve bir tek delikte iki kişi kaybolunmayacağını
ve tek bir deliğin yetmeyeceğini aramaya diğerini.
çaresiz birbirimizin yasını tutuyoruz
ve temizlemeden kapatıyoruz tüm kesikleri,
bekliyoruz iyileşmemesini.
iyileşmedikçe sevişeceğiz kendimizi
ve iyileşmedikçe sevişeceğiz
kendimizi.

öptüm,
ardını öptüm bacaklarının,
ve sen biliyorsun işte;
izi kalır dudaklarımın
ve yakar nefesim değdiğinde.
gördün,
gözlerinle gördün;
yere basıyordu ayaklarım cehennem sıcağında
ve kendi cehenneminden bir cennet vaad ediyordu sana ellerim.
uyuyan hiç kimse kendileri irkilip uyanana değin uyandırılmamalıdır,
zira harikulade bir rüyanın içinde olabilirler
ve rüyaları mor olabilir.

şimdi beni her kim uyandırdıysa...
bir nilgün marmara şiirine 'boş' ve 'sabuk' tepki veren zihniyet blogumdan uzak dursun,
ilk kişisel isteğimdir,
saygılar.
şimdi siz bilmezsiniz,
iki küçük çocuktuk biz,
ışın kılıçlarımızla sözde kavga ederdik.
iki tuhaf ergendik biz,
hiç bitmezdi buhranlarımız ne de sevişmelerimiz.
iki koca insandık biz,
içki içer, saatler boyu sohbet ederdik.
iki ömürlük yaşlıydık biz,
fadime teyzeyle recep amcayız derdik.
şimdi siz bilmezsiniz,
eksik olmazdı yüzümüzden gülücüklerimiz,
ne de yüreğimizden sevgimiz.
yeri gelmişken;

düşünmek gerek,
konuşmadan evvel düşünmek gerek,
bin düşünmek gerek,
üzerine bir bin daha düşünmek gerek,
dahasını düşünmek gerek,
sözünü unutacağın vakte değin düşünmek gerek.
sevil ama bilme sevgilim,
vicdanın sevgimle ezilmesin.

ağlayayım ama duyma sevgilim,
yüreciğin üzülmesin.

üşüyeyim ama değme sevgilim,
ellerin de benimle üşümesin...
yalnızca hayatta kalacak kadar iyileşmeye çalışıyorum sevgilim,
niyetim elbet seni unutmak değil.
yerçekimsiz bir rüyada
ayaklarını yere çivileyen ağırlığın ızdırabını yaşıyor.
anlat bana derdim, anlat
anlat bileyim,
anlat bana derdim
anlat hissedeyim,
o'ndan çok o olmak isterdim.
anlat bana derdim,
gözlerinin gördüklerini anlat,
anlat bana
gözlerimi alıp oraya gideyim.

sarılırdı bana sıkı,
nefesine sığınırdım usul,
anlat bana derdim
anlat,
gözlerimi kapar o olmayı düşlerdim.

anlat bana derdim,
anlat,
bedenimi oracıkta pay etmek isterdim.
kendi çıplaklığına ağlıyor bedenim,
örtmüyor dokunuşların
ve fakirlik gibi yokluğu ellerinin.
Ve bir gecede gün be gün yeniden yaşamak yirmi üç senelik hayatını,
Ve bir gecede bir aşka indirgemek koca bir yaşamı,
Ve sağından girip solundan çıkmak duygularının,
Ve küfre bulamak 'dur durak bilmeden' hırpalanan yalnızlığını.
Ve şimdi günaydın sana koca şehir,
Günaydın o'nsuz sokaklar,
Ve günaydın sana bomboş gökyüzü.
bomboş şimdi artık koca bir şehir;
hiçbir kalabalığın dolduramayacağı kadar,
hiçbir sesin güldüremeyeceği gibi.
gözlerin güzel senin
teninin tadı başka
elbet acelecisin
dur denilmez ki
gözlerim kayıp benim
tenimin canı yanık
gidersen gidersin
kal denilmez ki
söz verilmez ki
kim gider, kaçı kalır
kim alır, kim kaybeder
kim düşer, kaçı dener
söz verilmez ki
yarının yorganında
yokluğun gururuyla
hoşçakal yalanıyla
söz verilmez ki



Umay

açık kalp ameliyatı

hepimize yeter bu aşk, aralık tut kalbini
üşürsen temmuz tut,
kar tanesinin yumuşacık süzülüşü gibidir sevişmek bu kalabalıkta
her aşk biraz yaklaşmaktır kansız bir cinayete
her aşk taslaktır, tasadır belki de
yalnızca 5'i olan bir saate bakıp bakıp
ağlamamaktır,
tutmaktır kendini boşalırken bile

kaybolan ya da ne bileyim güpegündüz çalınan kum saatidir,
çingene sesidir, hepsidir.
neşter girdi mi kalp guguklu saatin ötmesini öğretir zamana; hasrettir zaman
kırılan aynaya.
hepimize yeter bu aşk
neşter yetmez ama; tahta bir kazık, kızgın yağ
bir poşet tiner, yeni çekilmiş
ayak tırnağını yalamaktır
kapana uzatmaktır dilini
işlenmemiş suçları itiraf etmektir aşk

herkes birbirine fazla narkoz versin lütfen
rica ederim zorluk çıkarmayın baltaya
korkuluklara saygılı olun mesela, tırmanmayın direklere
neye yarar bu;
neye yarar ısıtmak dün ölen bir kadavrayı mor bir aşk uğruna

açık bırakıp bu kalbi ameliyat masasında
resim yapmalı, deli gibi resim yapmalı
kayıp bir turuncu kokusu var havada

Altay Öktem
Ah Tanrım, bilirim;
Bilirim sevemezdin o'nu
Kıskanırdın sevgimi
İmrenirdin kuluna.
o adam ki en güzel şarkıların sahibiydi
sen ki o adamı çok severdin
o adam ki ölmüştü
sen ki ölümü düşlerdin
ölüm ki benden ürkerdi
ben ki korurdum seni
sen ki beni terkettin
ölüm ki bana kaldı.
sonbahar hüznünü kattı da geldi,
daha koca bir mevsim ağlayacağın var.
küllü kahverengi, kalınca bir perde,
kimin eli çekiyor bilmiyorum,
perdenin kornişte kayarken çıkardığı sesi duyuyorum sadece,
o aceleci ses,
o aceleci, kesik ses.
sesi duyduğum andan itibaren kapanmak oluyor aslolan,
kapatmak aslolan,
hiçbir önemi yok neyi kapattığının,
neyi görmediğinin
ve nereye kapandığının.
yumruk yap öncelikle elini, sıkı ve sert
araladığın ağzından sok içeri gırtlağına değene kadar elin,
tut eline gelen ilk boynu ve çek çıkar geri,
eğer sensen içinden dışarı çekilen
kendi kendini becermişsin,
başka bir yüzse eğer karşındaki
iyice bir sikilmişsin.
şimdi rahmine kadar itele o cesedi geri,
çürümeye bırak mesken bellediği deliğinde kendisini.
bir çocuk gördüm
bana doğru koşuyordu
bana koşuyor sandım
ama sadece bana doğru koşuyordu
dönmeyecek,
söz vermiş şarkılarıma bile.
dönmeyecek,
sözünü vermiş tüm sevdiklerime.

alışacakmış,
bilu öyle söyledi.

söz vermiş,
mabel'i de ağlattı benimle.
öyle boynun bükük otururken koltuğunda,
gözlerin dolarken
ve dudakların titrediğinde gülümserken

belki de ilk defa böyle direniyor omurgan seni ayakta tutmaya,
düşürme diyor
başını öne eğme,
damlamasın üzerime o yaş diyor,
ıslandım yeter,
üşüdüm yine üşürüm
ama kış, önümüz kış,
sarıl diyor
ısıt.
dönemez
beni ölür sanmıştı,

dönemez
buna alışacak,
dönemez
bana bir söz vermişti,
dönemez
bu söz tutulacak,


bu söz tutulacak.


Umay
tek bir hamleyle düşüyorsun kelimelerimden içeri,
akıp geçiyorsun telaşla gırtlağımdan,
haylazca değiyorsun yüreğime köşesinden,
kurnazca gülümsüyorsun gölgelerine izlerimin,
acımasızca saplandığın mideme, kramplar,
yel gibi süzülüyorsun akarlarıma,
kırmızıdan koyuca o dar yollar.
dara geliyor kaldırımlar,
sesi kısılıyor bir türkünün,
boynu düşüyor bir gülün,
yüzü titriyor bir sözün,
olmayacak oluyor,
düşmeyecek kalkamıyor,
bir düş yitiyor,
bir güz yas tutuyor,
söz gözden düşüyor,
yaş dudaktan.
sormayın,
o gecelere sormayın beni.

beklemeyin,
beklemeyin o gündüzler anlatmaz derdimi.
ve saplanıp kalmadıysan yüreğimin bataklığına ölesiye,

gözlerim,
bu gözlerim alıkoymadıysa seni yolundan,

sözlerime dolanıp da nefessiz, çaresiz kalmadıysan yokluğumda,

o parmaklarım düğümler atmıyorsa içine sessizliğinde,

gün geceye dönüp de göğsüme varmıyorsa düşlerin,

gitmişsin,
hem de pek bir hakikatli gitmişsin be sevgilim.
can havliyle boynuma doluyorsun ellerini,
etimi delip geçiyor tırnakların,
omuzlarıma değin sıyrılıyor derim,
incecik bileklerin ve asılısın boynumda.
öyle güçlüyüm ki;
tüm ağırlığına rağmen eğilmiyorum biraz olsun.
ama sen...
öyle kuvvetsizsin ki;
doğrultamıyorsun bir türlü kendini.
şimdi yürekte kuyu
kuyuda et kemik
ve yaralı, yamalı bir çıkrık sesi...



ah mabel...
ah güzel adam,
aç beni ve içime dokun yine.
omurgama kadar uzat ellerini,
omurgama değ,
ellerinin tutabildiği kadar sıkı tut kemiklerimi
ve sars beni,
yapraklarını dökmesi için kuru bir dalı sallar gibi.
içimde akmaya niyeti olmayan şu kanı hareketlendir,
doğrult bu bedeni.
Yürek dayanmıyor,
Tekliyor,
Tekliyor,
Tek,
Tek.
'suffer' means 'kadın' in turkish.
sıçayım sizin çıplaklığınıza,
mahreminizi saklayacak daha usturuplu bir yer bulamazdınız.

gözlerimi kapıyorum ve sarı yeşil bacak boyunda çiçeklerin doldurduğu bir tarladayım,
gülüyor ve yürüyorum
ama çıplak değilim, kahretsin yeterince çıplak değilim
ve bunu farkeder farketmez tarla kayboluyor.

birden hıyarlar görüyorum,
yeşil ve kalın, ısırsan sulu
solucana dönüşüyorlar,
solucan gibi kıvrılarak üzerime çıkıyorlar ve sürtünmeye başlıyorlar,
bedenimle masturbasyon yapıyorlar.

yine başladı,
uyumaktan korkma, kabus, çığlık, rüya, uyuma.

gözlerimi kapıyorum,
kıvrılarak uzayan kanlı canlı pespembe bir dil sarkıyor kutunun içinden,
kırık batıklarla bezeli ve içine kanıyor,
tek sebebi konuşmak,
susmamak tek sebebi.
duyarsız gözlerle bakıyorsun şimdi ölümüme,
kanattığın etimden emerken büyük zevk alırdın halbuki,
bir inleme alıp yürürdü dudaklarında
yaşayan hücrelerimde ıslandıkça.

ne yazık ölüyorum,
içime giremeyeceğin kadar kuruyum.
son bir düğüm boğazındaki;
asılmış da çırpınıyor.
kör olmak istedi ve görmemek,
sağır olmak istedi ve işitmemek.
örtse gözlerini, işitti
kapasa kulaklarını, hissetti
bildi yitirdi,
bilmek hiç istemedi,
bilmeyi hiç sevmedi.
sakın bulaşmayın,
parmak iziniz değmesin,
suçuna ortak düşmeyin.
huzursuz kahkahalarla deşiyor içini,
elinizi sürmeyin.

şeker anne

Bizim şarkımız haritada kayıp bir nehirdir
Bizim şarkımız kırık kalp fırlatan kız
Hayat geriye gelmez
O hayat bize hiç gülmez
Sen şeker kokarsın anne
Sırtıma değersin anne
Kelebekler ölürken anne
Pencereler kırılır anne
Kahveli göğsüne düşerim anne

Senin adın kederli anne
Sen hep şeker kokarsın
Senin adın yağmurlu cadde
Sen hep düşler kurarsın

Bizim şarkımız haritada kayıp bir şehirdir
Bizim şarkımız kırık kalp fırlatan kız
Hayat geriye dönmez
Hayat bize hiç gülmez
Sen şeker kokarsın anne
Sırtıma değersin anne
Kelebekler ölürken anne
Pencereler kırılır anne
Kahveli göğsüne düşerim anne

Umay Umay
fazla söze ne hacet.

ki söz arar gider ölür dirilir ne yapar eder sahibini bulur.
kendisi de şu anda şarkıyı dinliyor, iyi ki var.

buyrun siz de buradan duyun.

Bob Dylan - Love Sick

Çiçek Dürbünü Benzetisi İyimserce

...
Bakıldığında göz değirmisinden bir çiçek dürbünün
değil midir renklenme olasılıkları tabanında
görülen parçacıkların
yoksamak kurutan kısır umutları, geleneksel tanrıları, sürülerin çorak gerçekliğini
ve kanatlanarak yaşamak kendi dağılımında...

Kaydır elini hafifçe sağa ve bak
elin hafifçe sağa kaymıştır
(Bir gül bir güldür bir güldür bir gül)
Görünür ayrımı şimdi yenilenen renk konumunun.

Yürü dört adım, dört kez çevir sevgili kırmızı nesneyi (kırmızıydı ilk ve tek olan)
Bak görülene tutkuyla bak
dört ayrı kez dört ayrı cümbüş...
Sarıl, benzerlerine dokun...
Bir bilinmeyen nicelikte duyumlarının sevinci,
Benzeş özdekliklerine küçük, renkli bölünmüşlüklerin,
ne hoş, ne düzenli, ne dağınık, ne düşlenmez
yer değişimlerini!

Dizelerini sırala kendince kendiliğinden,
Oyuncağını yuvarla ve yaklaştır bakışını,
Uygun değil mi sözcüklerine kırıkların gözalan dizilişi kendince kendiliğinden?

Sorma! Ya bir gölge oluşmaz mı hiç,
hep ışık var mı oluyor camdan yüreğine akan duru, düzensiz kararlılık için?
Korkarak kırılmasından saydam nesnelerin
parçacıkların yitiminden, kapılmasından
Ötelerin el koyucu rüzgarın yetkesine,
başka coğrafyalara doğru.

Kov karaduygulu olasılığı bilincinin gücüyle
biçimleri kesikler yaratmadan tininde__
Yeni çiçek dürbünleri bul ertesinde düş kırıklığının
Gizlenmişlerse senden, kur öz yaratısını saflığının.

Geldiğince yüreğinden geçtiğince
yapıla benzerini,
Daha yetkin oluşlar özgül ayrımlar bekler seni uğraşında,
Şaşarsın dantel yüreğine
ince yeteneğine.

Bekleme bir anı gelsin kurtuluşun parlak renklerden ve
karanlık soyutta haz kırıntılarını düşlemenin,
sokak bilincine göre erince kavuşmanın.
O çocuksuluğun ayırdında olamayan
ve direnmeye karşın etkilerini zorbalıkla yayan kurnazlarca
huniler ve sinsilikle içirilen beklentiler...

Tüm hücrelerinle kus cellat yargıları!
Seslen sonra övünçle bir gelecek insanlığına
oynadığın eşsiz mikalarla!


Nilgün Marmara
ah elimde olsa,
açar şu göğsü salarım sizi;
yüreğim, nefeslerim.
ama öyle bir haldir ki;
siz bana tutsak,
ben size muhtaç.
gönlüm çağırmasa,
dilim söylemese,
izlerim bağırır ismini.
her biri bir gününü söyler,
her biri bir geceyi ağlar bağrımda.
Duvarları soğuk renklere boyanmış evlerde büyüdük biz,
Bundandı, her mevsim sonbaharı arardı gönlümüz.

Tavanları uzadıkça uzardı evlerin, katlanırdı baktıkça hayallerimiz,
Bundandı, uzakları bilmez, mesafeleri tanımazdı yüreğimiz.

Bir gölgeleri olurdu o evlerin, geceleri duvardan duvara koşan,
Bundandı yoğu var eder öyle severdik.

Gece, Melek ve bizim çocuklar

Bir geceler vardı orada, gündüzleri dert, orospular kendilerine kibarından orospu derdi, bir iş vardı bir sevişmek, satılmak vardı yoktu alınmak, sevmek vardı ölümüne öldüresiye, giden vardı gitme denilmez, gelenler baş üstüne, kabahat vardı hepsi de bir defalık, affın lafı yoktu hesabı kesik, bir geceler vardı kuytu, köşelerinde aşk kimin yüreğinden düştüyse.
-Geçmiş olsun...

-Geçmez yavrum, kolay kolay geçeceğe benzemez.

Melek
biz ki gözleri içeri baktık birbirimizin,
sözler karaladık uykularımızdan içeri,
güldük, gülüştük hüzünlerimiz içeri.
biz ki sevdik, dokunduk yalnızlığımız içeri.
Bir kesik atarım kendime,
Ya akar, kanıma karışır yiterim,
Ya kurur, izine bakar gülümserim.

Bellek Üzerine Pencere (I)



Başka bir denizin öte kıyısında, başka bir çömlekçi geçkin yaşlarında işten el çekiyor.
Gözleri buğulanıyor, elleri titriyor artık, veda vakti geliyor. O zaman başlangıç töreni gerçekleşiyor: Yaşlı çömlekçi genç çömlekçiye çıkardığı en iyi işi sunuyor. Kuzeydoğu Amerika yerlileri arasında gelenek böyle emrediyor; giden sanatçı ustalık eserini başlayan sanatçıya teslim ediyor.
Ve genç çömlekçi bu mükemmel küpü izlemek ya da örnek almak için saklamıyor, onu yere vuruyor, bin parçaya ayırıyor; sonra parçaları toplayıp kendi kiline katıyor.



Eduardo Galeano ( Yürüyen Kelimeler )
ah be güzel,
ben değil miydim esirgeyen seni başka gönüllerin zahmetinden?

ah be güzel,
sakınan seni ben değil miydim başka koyunların hiçliğinden?

yarım yamalak bir uyku gözlerimde,
çekindiğimden üzerine düşler görmeye.

ve bir de çekinirim bilmeye,
asıladursunlar körolasıca sorular içimde.

Ah, Bana Yazılasıca Şiir

Yazmam Daha Aşk Şiiri

Oydu bir bakışta tanıdım onu
Kuşlar bakımından uçarı
Çocuk tutumuyla beklenmedik
Uzatmış ay aydın karanlığıma
Nerden uzatmışsa tenha boynunu

Dünyanın en güzel kadını bu oydu
Saçlarını tarasa baştan başa rumeli
Otursa ama hiç oturmazdı ki
Kan kadını rüzgardı atların
Hep andım ne yaşanır olduğunu

En çok neresi mi ağzıydı elbet
Bütün duyarlıklara ayarlı
Öpüşlerin türlüsünden elhamra
Sınırsız denizinde çarşafların
Bir gider bir gelirdi işlek ağzı

Ah şimdi benim gözlerim
Bir ağlamaktır tutturmuş gidiyor
Bir kadın gömleği üstümde
Günün maviliği ondan
Gecenin horozu ondan


Cemal Süreya (1957)


Halden anlamıyor ne Edip ne Süreya,
Ne zaman otursak masaya,
İçmeyeyim şu sigarayı diyorum,
Yakıyorlar birbirleri ardına.
Sen aşıksın, görmüyor gözlerin, kör olmuşsun dediler o'na.
Bilemediler oysa, o aşıktı, o'nun gönül gözü açıktı,
O gördüğünü duyuyor, duyduğunu biliyordu.

Lady Stardust



''Bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. Ve geceleri gökyüzüne bakarsın. Her şeyin çok küçük olduğu gezegenimi gösteremem sana.. Belki böylesi daha iyi. Yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. Böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin...''


Oku dedi sapozhkelekh, okuyorum. Sen de Lady Stardust, haydi, sen de okuyorsun.



















Beautiful One ile başlıyor olay.


Aynaya bakacak yüzümüz kalmayacak yakında;
Değer verdiğimiz her şeyle birlikte kaybediyoruz yavaş yavaş tüm suretlerimizi.


Öyle güzel bakan abiler, böyle güzel albüm yaparlar;
Taking Me Away olur, These Living Arms olur, The Halcyon Days olur, Samsara, Chimera olur.
Dahası da müzikhaliyetiyle birlikte linkte mevcuttur.
Sevgiler.






















Ve her gece yalvar annene, okkalı bir tokat indirmesi için suratının orta yerine,
Eline al öfkenin dizginlerini ve bırak yine,
Reddediyorsan bu durağanlığı
Bir tokat da sen indir yüzüne ve içine dola ellerini, çek çıkar gafil avlandığın yerlerini, acıma tekmele.
Boşluğa açılan balkondan aşağı tükürüyorlardı, konuşmadan. Kızın yüzüne bakıyordu ara ara bir şey söyleyebileceğini düşünerek, sadece gülümsüyordu o ise, belli belirsiz. Sessizliği fazla uzatmadan sordu kız;
-Bir trajediye şahit olmak ister misin?

Düşünmeden cevap verdi çocuk;
-Hayır.

-Öyle ise gözlerini kapa.

hiçbiryer

hadi,
hiçbiryer'de uyuyalım bu gece,
hiçbiryer'de çöksün düş bu gece üzerimize,
o sözsüz şarkının sesi olsun rüzgar bu gece,
hadi güne uzanalım hiçbiryer'de,
iplerin üzerinde yürüyelim,
yetmedi iplere dolanalım bileklerimizden yüzümüze,
bekleyelim yine de anlatsın bize öyküsünü duvarlar,
o kızla o genç sevişsin yaprakların üzerinde,
bizse kutsayalım aşkı gözetleyen gözlerle,
düşlere imrenelim yine,
yıldız tozlarına bulanalım baştan aşağı,
ağlamaya doyamayalım ve gülmeye,
ve dönelim dönelim dönelim,
kucağına düşelim gerçeğe başkaldıran hayalin,
tam da orta yerine.

bu a ve bu da b

başıbozuk gelişi,
yorgun yüzünden belli olmamışlığı,
duygudaşlığı gülümsemesinde gizli,
ağzıbozuk cümleleri,
kaçırdığı gözlerinden belli ilgi-siz'liği,
uygunsuz cevaplarında denk düşmemişliği,
ahlak değmemiş gözlerinde gezer en içtenliği,
küfre bulanmış dilinde gezinir yalnızlığı,
toza bulanmış saçları gibi dağınık düşünceleri,
daha giyerken yırtılan gömleğinden sarkıyor göğüsleri,
o'nun en sevdiği,
gözlerini mercek edip güneşe yaktığı düşüncelerini,
o tepeye çıkıp,
savurduğu küllerini.
Ve seviştiğimiz tüm günleri geceleri yeniden sevişmek istiyorum tek bir gecede ve tek bir gecede boğmak bedenimi ezen sessizliği.

Çoğullama




Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize
Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz
Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor - acaba?
Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz
Biz ne garip ''iz''leriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: Yaşamak
Ben biliyorum, yalan mı, siz de biliyorsunuz.

Edip Cansever ( Çoğullama / Umutsuzlar Parkı )

Umutsuzlar Parkı'ndan girdik, Tragedyalar'dan çıkacağız, daha çok Cansever yazacağız.

çizen; kevaşe
Çünki ağızdan çıkan söz artık kendi iyeliğine sahipti
Ve dönüp o ağzın yüzüne bile tükürebilirdi.
Kelimelerin, duaların, düşlerin, bakışların, gülüşlerin en içteni, en güzeli, hepimizin olsun, olsun olmasına da, sapozhkelekh senin yüzün çok gülsün, günlerden bir gün bir iftar sofrasında karşılaşmak kısmet olsun. Haydi günaydın, hayırlı olsun ramazan, bol keseden mutluluklara, anlayışa, insanlığa, kabul olası dualara, yaşanılası hayallere gebe olsun. Sevgiler.

sapozhkelekh
düş dileyen kadın,
uyku tutmazdı gözlerini.

düş bileyen adam,
uyku bürürdü gözlerini.

düş kollayan çocuk,
uyku yeşerirdi gözlerinde.

düş ağlattı gözlerini,
bir yüz görümlüğü düş güldürdü.

yer bildikleri düş,
kırk kanat yolu uzakta düş höyük.
ah,
serseri dokunuş.
koynun çok sığ boğulmak için.
hangi uçtu canlı olarak son uğradığımız?
ve hangi dipti tek parça aramayı akıllarına getiremedikleri?
hangi derine çok dalmıştık batık rüyaları gördüğümüz?
kaçıncı metresine denk gelmişti vurgun kabusun?

bir kıyıya fazla yaklaşmıştık,
adını hatırlamıyor hiçbir düş.
hangi kenardı uğradığımız,
boşluğuna imrenip, kendimize delikler açtığımız o çukur?
düş hafızasız,
manidar düşüşümüz kadar tarafsız
ve rahatsız,
sonunu tek parça karşılayamayacağız.

God is dead,
We get to sleep tonight,
Walk with me into the truth,
Out of your lies.

Man equals woman.
I'm just a messenger don't shoot me down.

The army, so faithful,
The killers of reason,
The grief for the crown.

The stupid, the proud,
They blow our houses down!

Exalt yourself,
Do it to stay alive.
Serve your duty,
You must demand, they must abide.
Queer is the universe,
Habit the liberty, destructive in time,
Hunt down your future
and everything you know is not enough to survive!


IamX - Kingdom Of Welcome Addiction

Ateşli Kolaj

...
Bir de kendinden geçercesine ve doymazcasına sevişenler ve bir birayla, bir sevgiliyle, bir cıgara paketiyle, bir mumla doyanlar, yataktan aşağı düşenler ama durmayıp yerde devam edenlere* şapkanı çıkar en azından. Hayatın bitmez tükenmez sayıdaki ara sokaklarında, ucuz otellerinde, kundaklanmış eski hanlarında ve kanamalı bir gecenin sabahında yarasına tütün basan kasabalarda karşılaştığında; şapkanı çıkar.

Bu gece yanımda kal. Hala bir yanım kaldıysa sana temas edecek, sana ıslak bir geceyi ikram edecek, bir enjektör dolusu kanı göbek deliğine doldurup yalayacak bir yanım kaldıysa; yüzünün sana ait olan kısmını al, şapkanı çıkar ve gel; yanımda kal. İstersen yalan söyle bana. Ama içtenlikle yap bunu. **

Koro aynı şarkıyı söylüyor ve biz göktaşı kadar uzağız kendi gerçeğimize. Aynanın karşısına geçip saçımıza bir avuç jöle sürmeye kalktığımızda dilimiz sürçüyor, yetmedi; kaşlarımızı traş etmeye çalışsak bileğimiz burkuluyor. Berbat bir yağmur başlıyor içerde. Bütün şemsiyeler delik deşik, çünkü berbat bir yağmurdan korunmak yasal değildir. Çünkü berbat, kötünün düşmanıdır.***

Küçük bir çocuk kuşlara yem veriyorsa, Mahmutpaşa'da bir çırak atıp sırtından çamurlu koliyi gökyüzünü tırmalamayı seçiyorsa, matematikten pekiyi alan bir öğrenci 1-A sınıfının sıralarına benzin döküyorsa -ki bunlar oluyor şu anda- yanımda kal.

Bilirim, iki elin kanda da olsa o çocuğa o kibriti götürürsün sen.

Beni unut. Yalnızca ateşi hatırla. Erdemli bir yangını çıkartan her çocuğun sığınacağı kadar geniş, kırmızı bir yüreğin var senin.

Unutma, hiçbir sistem yıkılmayacak kadar güçlü değildir ve aşınmaz değildir insanın derisi.

Allen Ginsberg*
Depeche Mode**
Boris Vian***


Altay Öktem (Hayat Bazen Çentiklidir)